| ::Silsiley-i Aliyye:: |
|
MUHAMMED BÂKÎ-BILLAH Evliyânin büyüklerinden. Insanlari Hakk'a dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisidir. Ikinci bin yilinin müceddidi ve Islâm âlimlerinin gözbebegi olan Imâm-i Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasidir. Babasinin ismi Abdüsselâm olup, fazîletli bir zâtti. Annesi ise hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanimdi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri 1563 (H.971) senesinde Kâbil sehrinde dogdu. Muhammed Bâkî-billah'in büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarinda simâsindan belli olurdu.Yüksek bir zât olacaginin isâretleri ve büyük faydalara sebep olacaginin alâmetleri, islerinden, çalismalarindan ve gayretinden anlasilirdi. Daha çocukluk zamanlarinda, bâzan bütün gün odanin bir kösesinde basini önüne egip sessizce oturur, tefekküre dalardi. Gençliginde, ilim tahsîli için Kâbil'denSemerkand'a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamâninin en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdik-i Hulvânî'den ögrendi. Yüksek yaradilisi ve kâbiliyeti ile kisa zamanda, hocasinin talebeleri arasinda en yüksek seviyeye ulasti. Zâhirî ilimleri ögrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtinî ilimleri ögrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti.Yaratilisindaki zekâsinin ve kâbiliyetinin üstünlügü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulasti. Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri birakip, tasavvufa yöneldigi ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmisti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah'a; "Eger hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlaasi ile mesgûl olup, kemâl ve ikmâl sâhibi olsalardi ne güzel olurdu!" diyerek, MuhammedBâkî-billah'in, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsîl etmis olmasini temennî ettigine isâret etmisti.Bunun üzerine MuhammedBâkî-billah hazretleri söyle dedi: "Kemâl sâhibi olmaktan maksat, zâhirî ilimlerde uzun ve zor kitaplari, yerli yerince mütâlaa ve îzâh etmek ise, iddiasiz, keskin görüslü âlimlerin anlayabilecegi hangi kitabi bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fayda elde ederler diyebilirim." Muhammed Bâkî-billah'in zâhirî ilimlerde hocasi olanMevlânâ Sâdik-i Hulvânî'nin talebelerinden fazîletli bir zât, Muhammed Hâsimî Kesmî'ye söyle anlatmistir: Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi birakip tasavvufa ragbet ettigini isittigimizde, hep birden; "Bu gençte öyle bir fitrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkâni yok bir ise baslasin da onu bitirmesin. Basladigi isi mutlaka bitirir." dedik. Nihâyet düsündügümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri birakmissa da, bu ilimlerde kemâle ulasmistir. Muhammed Bâkî-billah'in, zâhirî ilimleri tahsîl ettigi gençlik yillarinda, Naksibendiyye yoluna karsi büyük bir muhabbeti vardi. Kendisini bu yolda yetistirecek bir büyügü ariyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulundugu Mâverâünnehr'e giderek bir çogu ile görüsüp tanisti. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldi. Bundan sonra tekrar Hindistan'a gitti. Bâzi arkadaslari ona, askerligi seçip, bu yoldan zengin olmasini tavsiye ettiler. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün baglantilardan kurtulup, tasavvufta yükselmeyi istiyor ve bu hususta sevkle çalisiyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât söyle anlatmistir: "Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile ariyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasina insan gücü yetmezdi. Lâhor sehrinin sokaklarinda çamur ve kil çok oldugundan, bu sokaklarda yürümek güç idi. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sâhibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harâbeler, kabristanlar ve bahçeler dolasir ve hiç yorulmazdi. Bir gün ona arkadaslik edip onunla berâber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peslerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çoklugundan âciz kaldim ve ayaklarim yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arz edemedim. Vaziyeti anlayip, beni geri çevirdi. Nihâyet, onun baska bir kuvvet ile yürüdügünü anladim." Muhammed Bâkî-billah hazretleri söyle anlatmistir. "Büyüklerin kitaplarindan bir kitabi okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldilar. Bahâeddîn-i Naksibend'in mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi." "Bir köyde bir meczûb vardi. Yüksek hâller sâhibiydi. Muhammed Bâkî-billah o meczûbun hâlini anlamisti. Yanindan ayrilmak istemiyordu. Her ne zaman yanina yaklasmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, tas atardi. Bâzan da baska tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara ragmen ondan vazgeçmedi. Bir gün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah'i yanina çagirdi ve murâdinin hâsil olmasi için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtin teveccühlerinden pekçok faydalara kavustu." Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla söyle demistir: "Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyis) ve büyük izdiraplar gördük. Bunlar arasinda riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardi." Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûblari aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolasir ve temiz kalblileri bulur, onlardan nasîbini alirdi. Bu seyahatleri sirasinda Silsile-i aliyye-i Naksibendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavustu. Ona talebe olmak ve tam baglanmak istedi. Bunun için istihâre yapti.Rüyâsinda Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ rüyâsinda ona buyurdu ki: "Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktir. Bu büyük nîmet ve saâdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fayda, elde edilmis demektir." MuhammedBâkî-billah, baslangiçta ilk istifâdesini söyle anlatmistir: "Ilk defâ günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasini istedim. SonraSemerkand'da bulunan ve Ahmed Yesevî'nin yolunda olan Iftihâr-i Seyh'e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar "Siz gençsiniz, siz bu ise katlanamazsiniz." dediyse de, arzumun çoklugunu görünce; "Bir Fâtiha okuyalim. Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadina uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük degismeler ve nefsinde harapliklar ve düzelmeler vâkî olsun." dedi. Bir baska zaman Emîr Abdullah Belhî'nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakin bir sekilde tuttu.Ümîd edilir ki, bunun bereketi kiyâmete kadar devâm eder." Bundan sonra bir müddet daha dolastim. Nihâyet rüyâda, Behâeddîn Buhârî Naksibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptim. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu âsikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye basvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; "Peygamber efendimizden gelen zikr, neticeye kavusturur." dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için ugrastim. Iki sene o zâtin silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devâm ettim... Her ne kadar bu sirada gizli isâretler, diger bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarimi yerden kaldiramadim. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânin izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. Insâallah o tohumu, ikrâm ve ihsân edip, gözlerin görmedigi, kulaklarin isitmedigi nehirlerle beslerler. Bundan sonra Kesmîr'e gittim ve Bâbâ Vâli'nin sohbetine devâm edip, bereketli nazar ve teveccühlerine kavustum. Cenâb-i Hakk'a hamd ve senâlar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapisi aralandi. Onun vefâtindan sonra da velîlerin ruhlarindan feyz aldim. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr sehirlerinden birine giderken, Mevlânâ Hâcegî Imkenegî hazretleri; "Ey ogul, senin yolunu gözlüyordum!" buyurmasiyla, onun huzûruna kavusup, çok yardim ve ihsânlar gördü. Hocasi onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalniz bir odada sohbet etti. Hâcegî Imkenegî hazretlerinin sohbetlerinde bulunmakla ve Behâeddîn Naksibend'in ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdi ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî Imkenegî'nin halîfesi olup makâmina geçti." Hacegî Imkenegî hazretleri, MuhammedBâkî-billah'i kisa zamanda tasavvufta yetistirip, yüksek derecelere kavusturduktan sonra ona söyle buyurdu: "Sizin isiniz, Allahü teâlânin yardimi ve bu yolun büyüklerinin rûhlarinin terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan'a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sâyenizde parlayacagini görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada, sizden çok istifâde edip, büyük isler yapanlar gelecek." Böylece ikinci bin yilinin müceddidi Imâm-i Rabbânî hazretlerinin orada yetisecegini müjdeliyordu. Hâcegî Imkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah'a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan'a gönderdigini duyan talebelerinden bâzilari gayrete gelip, aralarinda bir huzursuzluk hâsil oldu.Kendileri uzun müddet orada olduklari için yeni gelen bir gencin kisa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onlari düsündürmüstü. Hâcegî Imkenegî hazretleri bu durumu duyunca söyle buyurmustur: "Dostlarim bilsinler ki, bu gencin isini tamamlayip buraya bizim yanimiza gönderdiler. Yanimiza hâllerinin dogru olup olmadigini kontrol için geldi.Süphesiz öyle gelen böyle gider." Muhammed Bâkî-billah hazretleri hocasinin emriyle Hindistan'a gidip, bir sene Lâhor'da kaldi. Oradaki âlimler ve fâdillar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi'ye gidip, vefâtina kadar orada kalip, insanlara dogru yolu anlatti. Iki-üç sene gibi kisa bir müddet irsâd makâminda bulunmasina ragmen, pekçok âlim ve velî yetistirdi. Onun yetistirdigi büyüklerin basinda, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yilinin müceddidi, Islâm âlimlerinin gözbebegi Imâm-i Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir. Imâm-i Rabbânî hazretleri yetisip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetistirilmesini ona birakti. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adinda iki oglu vardi.Bunlarin da yetistirilmesini Imâm-i Rabbânî hazretlerine birakti. Imâm-i Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'inda bunlara yazilmis mektuplari vardir. Ogullari tasavvufta yetismis kiymetli zâtlardandi. Muhammed Bâkî-billah'in annesi, evinde kendisine hizmet eden kadin hizmetçileri oldugu hâlde, dergâhin hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandira bile ekmegi kendisi kor, pisirirdi. Yemekleri pisirip hazirlardi.Tâze ekmegi dergâhta bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çogu zaman bir kuru hasir üzerinde yatardi. Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhin yemek pisirme isini bir baskasinin yapmasini söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldim diye aglayarak; "Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi.Yaptigim en iyi is, o fazîletli oglum Muhammed Bâkî-billah'a ve talebelerine ekmek ve yemek pisirmek idi. Onu da benden aldilar." dedi. Tevâzuunun, inkisârinin, kirikliginin ve edebinin çoklugundan, bu durumu oglu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açiklamadi. Annesinin bu izdirâbi, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi." Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl soranlara zarûret miktârinca, kisa cevap verirdi. Bununla berâber, tasavvuf yolunda karsilasilan derin mânâlarin halli için sorulan suâlleri, soranin tamâmen anlayabilecegi sekilde, açik sekilde îzâh ederdi.Belki yanlis anlar ve yanlis yola gider düsüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranirdi. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü oldugu hâlde, huzûruna gelenlerle neseli ve tebessüm ederek konusurdu. Müslümanlara çok yardim eder, iyi islerinde onlara faydali olmaktan aslâ kaçinmazdi. Âlimlere ve büyüklere, asiri hürmetleri vardi. Ramazân-i serîf ayinda bir gece, Imâm-i Rabbânî hazretleri, hizmetçilerinden birisi ile yüksek üstâdina yogurt göndermisti. Getiren sahis hizmetçilerine degil de, dogruca Muhammed Bâkî-billah'in kapisina gitti. Kapiyi çaldi. Muhammed Bâkî-billah bir baskasini uyandirmayip kendisi kalkti.Yogurt kabini elinden alip: "Ismin nedir, nereden geliyorsun?" buyurdu. "Ismim Bâbâ'dir. SeyhAhmed'in (Imâm-i Rabbânî'nin) hizmetçisiyim." dedi. Bunun üzerine; "Mâdem ki bizim Seyh Ahmed'in hizmetçisisin, bizimle berâbersin." buyurdu. Bu kadarcik bir görüsmeden, hizmetçide bir sekr, kendinden geçme hâli hâsil oldu. Imâm-i Rabbânî hazretlerinin huzûruna gitti. Imâm-i Rabbânî hazretleri: "Hâlin nedir? Sana ne oldu?" dedi. Kendinden habersiz, mest olmus bir vaziyette; "Her yerde, taslarda, agaçlarda, yerde, gökte, anlatilamayan, vasfedilmeyen, nihâyetsiz bir nûr görüyorum. Nasil anlatayim, ifâdeye, beyâna sigmaz." dedi. Imâm-i Rabbânî hocasi Muhammed Bâkî-billah'i kasdederek; "Muhakkak o mübârekler, bu biçârenin karsisinda durup, karsilarinda duran bu zerre üzerine bu günesten bir suâ aksetti." buyurdu. Mîr Muhammed Nûmân buyurdu ki: Bir gün kizimi hocamin huzûruna gönderdim. Hocam MuhammedBâkî-billah, daha meme emmekte olan bu çocugu mübârek kucaklarina alip, sefkât ve merhamet gösterdi. Çocuk, elini mübârek sakalina götürüp çekerken, bir kil elinde kaldi. Buyurdular ki: "Mîr, senin çocugun, bizden bir yâdigâr aldi." O günlerde vefât etti ve o mübârek sakalindan bir kil, teberrüken ve yâdigâr olarak bizde kaldi. Beyt: Saçlarindan bir tel beni mest eder, Hattâ çok söyledim, kokusu yeter. Muhammed Bâkî-billah'in kalplere teveccüh ederek, kalpleri, Allah, Allah diye zikrettirmesi inâyeti umûmî idi. Bir gün Imâm-i Rabbânî buyurdu ki: "Bu nîmetin sumüllü ve umûmî olmasi, yâni kalbin zikretmesi ve bu yolun daha baslangicinda cezbe hâsil olmasi, hocamiz Muhammed Bâkî-billah'in bu yolda lâzim olan bereketli bir ilâvesidir." Muhammed Hâsim-i Kesmî, Imâm-i Rabbânî hazretlerine; "Daha evvel bu yoldaki büyüklerde bu yok mu idi?" diye sorunca, buyurdu ki: "Vardi, ama baslangiçta bu kadar umûmî degildi." Ve yine buyurdu ki: "Bu sumûlün ve bu umûmiligin sirrini, Muhammed Bâkî-billah'tan sordugum zaman, buyurdu ki: "O zamandan bu zamâna kadar isteyenlerin, talebelerin arzu ve himmetleri azaldi ve karisti; talebelerin anlama ve gayretleri de azaldi. Sefkatin çoklugu sebebiyle onlar mücâhede etmeksizin, ugrasmaksizin, büyük gayret sarf etmeksizin bu yola aliniyorlar. Böylece arzu ve istek sahrasinda yaya yürüyenler, binege kavusuyorlar ve sogukluklari sicaga dönüyor." Muhammed Hâsim-i Kesmî demistir ki: Imâm-i Rabbânî bu sözleri anlatip bitirince, bir âh çekti ve söyle duâ etti: "Allahü teâlâ ona, talebeleri tarafindan, büyük ve hayirli karsiliklar versin!" Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin sefkati ve merhameti o kadar çoktu ki, bir defâsindaLâhor sehrinde kitlik vâki olup, yasamak güçlesmisti. O günlerde o da, Lâhor'da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzurlarina yemek getirseler; "Insanlar, sokaklarda açliktan can verirken, bizim yememiz insafa sigmaz." derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dagitirdi. Lâhor'dan Delhi'ye giderken çok defâ, yaya yürüyen bir zavalliyi görür, hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ tanidiklarindan biri bu yaptigini görerek: "Kendisi yaya gidiyor." denmesin diye, tevâzuundan sarigini basina iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Sehre yaklasinca hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi. Sefkati ve acimasi da çoktu. Bir gece teheccüde kalkmisti. Bir kedi gelip yorganinin üzerinde uyumustu. Sabaha kadar sikinti ve mihnetlere katlanip kediyi uyandirmadi. Eger kendisinden bir hârika, bir kerâmet zuhûr etseydi, Allahü teâlânin mahlûkâtina olan asiri sefkatinden, acimasindan dolayi olurdu. Delhi sehrindeki fazîletli zâtlardan biri, evliyâlik hâllerinin hâsil olmasi için ne yapmak lâzimsa hepsini göze almisti. Bunun için her tarafa basvurdu. Senelerce dolasti, fakat kalb gözü açilmadi.Maksadina ulasmasi için edilen duâlardan bir tesir görmedi. Arayis içinde olan bu fazîletli zât, Muhammed Bâkî-billah'in hâlini ve kemâlini, tasavvuftaki üstün derecesini duymustu. Bir gün hâlini ona arz etmeye karar verip, Muhammed Bâkî-billah at üzerinde giderken yanina yaklasti. Atinin dizginlerini tutup, büyük ve içli bir yalvarma ile vaziyetini arz etti ve mesakkatinin son bulmasini istedi. Muhammed Bâkî-billah ona merhamet ederek atindan indi ve onu sefkatle kucakladi. Kuvvetlice boynuna sarilip sikti. "Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsin." dedi. O anda teveccüh için yalvaran kimse kalb gözünün açildigini müsâhede etti. Muhammed Bâkî-billah'in teveccühü ile kalb gözü açildi. Üç dört yaslarinda küçük bir çocuk, Kale'nin on bes yirmi metre yüksekligindeki duvarindan, zemini tas olan yere düsmüs ve kulaklarindan kan gelip nefesi kesilmisti. Çocugun annesi bu hâdise karsisinda çocugunu kucaklayip, çâresizlikler içerisinde aglayip inleyerek, dogruca büyük bir velî bildigi Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzûruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarisla çocugunun kurtulmasi için himmet ve duâ istedi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin âdeti söyleydi ki; teveccüh ve tasarruflarini, mânevî yardimlarini, sebebler altinda gizlerdi. Bu durum karsisinda da himmetini gizleyip bir tib kitabi istedi. Kitabi alip; "Öyle anliyorum ki bu çocuk ölmeyecek!" buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldilar. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuga himmet ve duâda bulundu. Sonra çocuk eski hâline gelip sapa saglam oldu. Bu hâdiseye sâhid olanlarin saskinligi bir kat daha artti. Dogruluktan ve mürüvvetten uzak bir asker, Muhammed Bâkî-billah'in komsularindan birine eziyet ediyordu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip, askere nasîhat etti. Fakat o zâlim asker nasîhatlerini kabûl etmedi. Bâkî-billah, mazluma merhametinin çoklugundan, o zâlime söyle dedi: "Merhameti gibi gayreti de çok olan büyük velîlerin komsularina yaptiginiz bu is sizi helâk eder. Haberiniz olsun!" Iki, üç gün sonra o zâlim askeri açikça hirsizlik yapma suçundan yakaladilar ve öldürdüler. Muhammed Bâkî-billah hazretleri çok tevâzu gösterir ve inkisar, kiriklik içinde hâllerini hep kusurlu görürdü. Bu hâl kendisini o kadar kaplamisti ki, eger talebesinden biri bir kusur etse ve bunu isitse; "Bunlar bizim fenâ sifatlarimizin akisleridir. Biz fenâ olunca onlara da akseder onlar ne yapabilirler, ellerinden ne gelir?" buyurarak yüksek bir tevâzu gösterirdi. Emr-i mârûf ve nehy-i münker yapip, iyilikleri bildirip, kötülüklerden sakindirirken, siddet ve sertlik göstermezdi. Bir kimse dîne uygun olmayan bir is yapsa veya söz söylese, yumusaklikla, kinâye ve îmâ ile sakindirir, kalb kirmak istemezdi. Emr-i mârûf yaparken, kendini diger insanlardan ayirmamak ve üstün görmemek için çok gayret sarf ederdi. Hiçbir zaman dilinde, meclisinde ve sohbetlerinde hiçbir müslüman kötülenmezdi. Huzûrunda bulunanlardan birinin kalbinden bir müslüman hakkinda kötü bir düsünce veya hafife alma düsüncesi geçse, Muhammed Bâkî-billah hazretleri derhal hakkinda kötü düsünülen kimseyi medhedici sözler söyleyerek konusmaya baslardi. Muhammed Hâsim-i Kesmî söyle anlatmistir: Bir gün câmilerden birinin yaninda talebelere ayrilmis bir odada oturuyordum. Bir talebe diger bir talebe ile evliyânin hâlleri üzerinde konusuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bâkî-billah'dan bahsedip: "Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terk etmis, cefâlar çekmis, kimse yoktur." diyerek söyle anlatti: Hâce Kutbüddîn hazretlerinin mübârek mezârlarinin basindaydim. Âniden: "Muhammed Bâkî-billah hazretleri geliyor." dediler. Mezâra hizmet eden hizmetçi, mezâra yakin bir yere onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri için hazirladi. Muhammed Bâkî-billah daha tesrîf etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce: "Bu nedir ve kimin içindir?" dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî-billah'i göstererek; "Gelen su azîz içindir." dedi. O kendinden habersiz adam kizarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bâkî-billah için bagirmaya, sövüp saymaya basladi. Bu sirada Hazret-i Hâce Bâkî-billah içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzûrunda, yüzüne karsi daha kötü sözler söyledi ve; "Ey filân! Sen buna lâyik misin ki, senin için buraya minder koysunlar?" dedi. Adam bagirip çagirmaktan ter içinde kalmisti. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çogu, onu îkâz etmek istediler. Muhammed Bâkî-billah hepsini göz isâreti ile bu isten vazgeçirip kendisi kötü sözler söyleyen o kizgin adamin yanina gidip, yumusak ve tatli bir ifâde ile, "Evet, senin dedigin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasil lâyik olurum, benim haberim olmadan bu isi yaptilar. Affediniz efendim ve kalbinizi, bana karsi kötü düsünceden bosaltiniz." deyip, kaftanlarinin kolu ile o bagiran adamin alninin terlerini sildi. Sonra ona birkaç altin verdi. Böylece adamin öfkesi yatisti. Bu hâdiseyi nakleden kimse sonra söyle dedi: "Ben o adamin bagirip çagirmalari karsisinda Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hâlinde ve konusmasinda en ufak bir degisme görmedim. Iste o zaman yeryüzünde, melek sifatli bir kimsenin bulundugunu yakînen anladim. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin zamâninda kendisini seven vâliler kendisi ve fakirlere dagitmasi için, altin ve gümüs paralar gönderirlerdi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu paralari fakirlere dagitirdi. Maksaddan ve hakîkatten uzak bâzi zavallilar onu kendileri gibi zannedip dil uzatirlardi.Talebeleri böyle hâdiselere mâni olmak, müdâhale etmek istedikleri zaman, buna mâni olur yumusaklik, tatlilik ve güzel vasiflar ile sifatlanmalarini saglardi. Talebelerine, sözle, hareketle, kendilerini kusurlu ve küçük görme hâlini ve yapilan cefâlara katlanmayi dâimâ gösterir ve buna; "Maksada kavusturucu bir delîl ve irfân yolunun rehberi." derdi.Talebelerinden buna uymayan bir sey meydana gelseydi, kirilarak çok nasîhat ederdi. Hân-i Hânân ismiyle meshûr Abdürrahîm Hân onu sevenlerden olup, tam bir muhabbetle bagliydi. Bâkî-billah hazretlerinin hacca gideceklerini duyunca, yüz bin rubiyye (o zamânin parasi) kendisinin ve talebelerinin yemek ve yol parasi olarak gönderdi. "Bu hediyemi, merhamet ederek kabûl etsinler." dedi. MuhammedBâkî-billah hazretleri bunu duyunca durup: "Bizim gibilerin hacca gitmesi müslümanlarin altin ve gümüslerini kendimize sarf etmenin karsiligi olmaz!" deyip, kabûl etmedi ve geri döndü. Giymede, yemede, oturmada hiçbir seye özenmez ve heves etmezdi. Sevmedigi ve tabiatinin arzu etmedigi bir yemegi birkaç gün üst-üste önüne getirseler; "Bir baska yemek getirin." demezdi. Bunun gibi, bir elbise uzun bir zaman üzerinde kalsaydi, "Bir baskasini getirin giyeyim." demezdi. Bedenen zayif olup, dâimâ abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya ugrasirdi.Yatsi namazindan sonra odasina döner bir mikdâr murâkabe ile mesgûl olur, âzâlarinin zayifligi galebe gösterince, kalkar abdest alir, iki rekat namaz kilar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alir, gecenin çogu böyle geçerdi. Yemek yemede ihtiyâti o kadar çoktu ki, bir hediye gelse, onu; "Biz hediyeyi geri çevirmeyiz" hadîs-i serîfine göre geri çevirmez, ama husûsî islerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alir ve fikihta bildirildigi sekilde "Bu daha helâldir ve daha iyidir." hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pisirenin abdestli, hattâ huzur ve safâ sâhiplerinden olmasini, yemek pisirirken çarsi, pazar ve dünyâ kelâmi söylenmemesini iyice tenbih ederdi. "Huzur ve ihtiyât sâhibi olmayanin yemeklerinden, bir duman çikar feyz kapisini kapatir ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan temiz rûhlar, kalb aynasinin karsilarinda durmazlar" derdi. Bütün talebelerini bu husûsa riayete tesvik eder, az bile olsa, riâyet etmeyenlerin hâllerinden bunu anlardi. Bir gün hâl ve kesf sâhibi dostlarindan biri gelip; "Hâlimde bir baglanma, bir kapanma, kalbimde bir kararti görüyorum ve hissediyorum, ne kabahat isledigimi bilemiyorum." deyince, Hâce hazretleri; "Yemeklerde ihtiyâtsizlik vâki oldu." buyurdu. "Yemekler, her günkü yemeklerdi." deyince, Muhammed Bâkî-billah hazretleri: "Iyi düsününüz, iyi düsününüz ki, bundan baskasi olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyâtsizlik bu hâle sebeb olmustur." dedi. Iyice düsününce; "Yemek piserken, ihtiyâtli olmayan, helâl oldugu süpheli iki üç odunun da yemek pisirmek için yakildigini hatirladim." dedi.Bunun gibi, süphelilerden sakindigi gibi, mübâhlarin fazlasindan da sakinir, mübâhlari zarûret mikdâri kullanirdi. Yemek husûsundaki bu ihtiyâti, onlarin mübârek yollarinin ve hâllerinin letâfet ve temizligi sebebiyleydi. Temiz bir aynaya, bir nefesin bile tesir edecegi kadar, saf ve temizdi. Bu sebepten, talebeleri toplaninca, etraflarinda en temiz ve en muhlis olanlari oturturlardi. Aralarinda bir yabanci olsa, hemen onun gafleti, noksanligi, düsünceleri mübârek kalb aynasina aksederdi. Bir gün dervislerden birinin bir yorgana ihtiyâci oldu.Hatirindan, ondan bir yorgan istemeyi geçirdi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bu düsüncesi, zâhir olup, namazdan sonra; "Filân dervise ve yorgan ihtiyâci olanlara, yorgan veriniz." buyurdu. O dervis; "O günden beri Muhammed Bâkî-billah hazretlerini üzecek bir düsüncenin kalbimden geçeceginden korktum." demistir. Bir gün, azîzlerden biri, onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektup gönderdi. Bu mektup Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takdim edildi. Yüksek bir tevâzu ile mektubun arkasina söyle yazdi: "Maalesef bu âcizde is yapacak kuvvet kalmadi.Allahü teâlâ, bu geride kalmis günlerinin mâtemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadi ararim, hayâtimi bu yolda veririm. Allahü teâlâ bu miskine, her iki cihândaki isini, kudret-i ilâhiyyeye birakmasini ve bütün tutulmalardan kurtulmasini ihsân eylesin. Âmin. Yâ Rabb-el-âlemîn... O kardesime ricâ ederim ki, bu arzunun husûlü için, yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakîrin bu arzusuna kavusmasi için Allahü teâlâya duâ ediniz. Zîrâ arkadan, giyâben yapilan duâlari, Allahü teâlâ hemen kabûl eder. Duâlar ederim efendim." Muhammed Hâsim-i Kesmî, Seyh Tâceddîn'den söyle nakletmistir: Birgün Muhammed Bâkî-billah hazretleri, nehre dogru gidiyordu. Muzdarip, garip, çok üzüntülü oldugu anlasiliyordu. Ben de arkasindan gidiyordum. Biraz sonra, arkasindan geldigimi anladi, âh ederek, içli bir sesle; "Ey Tâceddîn, vâridât, feyzler, nûrlar, hâller ve esrâri o kadar üzerime yagdiriyorlar ki, bu nehir mürekkeb olsa, onlari yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çikar. Benim aradigim görülemez, bilinemez, istek anlatilamaz, istenen vasfedilemez." buyurdu. Beyt: Ne taleb dile gelir, ne matlûb anlatilir, Ne onun bir benzeri, ne bunun misli vardir. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, tasavvuf hâlleri içinde kendinden geçmis bir durumda olmasina ragmen, iki sene talebelerini yetistirmekle mesgûl oldu. Talebelerinin en büyügü ve en üstünü olan Imâm-i Rabbânî hazretleri tasavvufta yetisip kemâle ulasinca, kendini sohbetten tâlim ve telkinden çekip, dostlarini ve talebelerinin yetistirilmesini ona havâle etti. Kendini bu isten çekip, yalnizligi tercih etti. Âhirete âit büyük bir elem ve üzüntü ile yalniz kaldi. Sâdece cemâatle namaz kilmak için disari çikardi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerini kim görse; "Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak isterse, Ebû Kuhâfe'nin ogluna, yâni Ebû Bekr-i Siddîk'a baksin." hadîs-i serîfini hatirlardi. Bununla berâber, nazarlarinin heybet ve tesiri duvarlara islerdi. Gafiller, kendisini görünce; "Onlari görenler Allah'i hatirlarlar." hadîs-i serîfini akillarina getirirlerdi. Hattâ öyle ki; bir gün Hindûlarin tarlalarinin bulundugu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanlarin gözleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takilinca, birbirlerine: "Bu nasil bir insandir ki, onu görünce Allah hâtirimiza geldi." dediler. Bir zât söyle anlatmistir: "Bir gün, gelip namaza yetistim ve Muhammed Bâkî-billah'in da bulundugu cemâate dâhil oldum. Her taraf doluydu. Yalniz Muhammed Bâkî-billah'in yani bostu. Ben, Muhammed Bâkî-billah'i yakînen tanimiyordum. O bosluga oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî-billah'in heybet ve azâmetleri kalbime hücûm etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklastigim hâlde sükûnet bulamadim. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki, ayagimi biraz daha arkaya götürsem sofadan düsecektim. Bu hâl bana çok tesir etti o günden sonra, o âriflerin büyügünün muhlislerinden, sevenlerinden oldum." Bütün bu heybetiyle berâber, izdirabinin cosmasi ve söhretten kaçarak kendini halkin gözünden düsürmek arzusu ile, yalniz basina sokaklarda ve pazarda dolasir ve bir duvarin gölgesinde topragin üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarinda, dinden kil ucu kadar ayrilmaz, azîmetle olan amellerinde bir gevseklik olmazdi. Eger talebelerinden birinin bir edebi terk ettigini bilse, zâhirde kizmaz, dile almaz ama yakin olduklari hâlde, bâtinlarini ondan çekerler, ayirirlardi. Bâzan rüyâda îkâz eden emirler verirdi. Hatâ ve eksikliklerini talebelerine bu yollarla bildirirdi. Mertebesinin yüksekligine en büyük delîl sudur: Iki üç sene irsâd makâminda kaldi. Bu kisa zamanda, nice insanlar onun serefli sofrasindan nasîb aldilar. Hindistan memleketi, onlarin bereket ve ihsânlari ile doldu ve bu diyarda garib olan, bilinmeyen Ahrâriyye yolu büyük revâç görüp, bu yoldan çok büyüklerin yetismeleri, onlarin sâyesinde mümkün oldu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, insanlarin olgunluk yasi olup, mânevî kemâllerin de yasi olan kirk yasina gelince, bu sikintilarla dolu cihânin darligindan kurtulmak istedi. Bu günlerde birinin vefât haberini isitip bastan basa dertli olan kalbinden içli bir âh sesi duyuldu. Ve; "Çok iyi oldu, kurtuldu" buyurdu. Bundan maksadi, mevhûm olan varlik libâsindan kurtulmaktir. Zîrâ dünyâda olanlar, yalniz matlûbu duymakla kalirlar. Söyle ki, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî vefâti zamaninda, bu esrâri terennüm eyledi. Beyt: Ben tenden kurtulurum, o hayâlden kurtulur, Gideyim, kavusmanin sonu böyle bulunur. Vefâti yaklastigi son günlerde hanimina; "Ben kirk yasina gelince, büyük bir hâdise önüme gelir." buyurdu. Mübârek ellerini açti ve; "Elimde olan çizgi, sana söyledigim sözün nisânidir." dedi. Yine bu günlerden bir gün, eline bir ayna alip, hanimini çagirdi ve; "Gel berâber bu aynaya bakalim." dedi. O afîfe hâtun söyle demistir; "Aynada, onu tamâmen beyaz sakalli gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor." dedim. Tebessüm etti ve kendini asil seklinde gösterdi. Kendi kesflerini, bir rüyâ görmüs gibi anlatmalari âdeti oldugundan, "Evliyâullahtan birine, bu yakinlarda Naksibendî silsilesinin büyüklerinden biri âhirete intikâl edecektir. Delhî sehrinin kenârinda bir yere gömülsün ve insanlara karismaktan kurtulsun diye bildirildi." dedi. Bu zâtin kim oldugu husûsunda, bâzi talebeleri istihâre eylediler, izin verilmedigini anlayinca, istihâreden vaz geçtiler. Bir gün kendisi için; "Bana söyle bildirdiler ki; Senin dünyâya gelmekten maksadin, tamam oldu.Dünyâda isin kalmadi, artik sefere çikmak îcâb ediyor." buyurdu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri 1603 (H.1012) senesinde bir hastaliga tutuldu ve söyle buyurdu: Hâce Ubeydullah-i Ahrâr'i rüyâda gördüm ve bana; "Gömlek giyiniz." buyurdu. Bu rüyâyi anlattiktan sonra, tebessüm etti ve; "Eger yasarsam öyle yaparim, yasamazsam, gömlegim kefenimdir." buyurdu. Bu günlerde sefere çikmak isteyen muhlis talebelerinden birine de; "Birkaç gün bir yere gitmeyiniz, son günlerimi yasiyorum." dedi. Sâdik talebelerinden birçoklari gelmislerdi. Zâfiyetinin, hastaliginin çok oldugu zamanlar, derin ilimler beyân eyleyip, çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalik ve zâfiyet o hâle geldi ki, gören can vermekte oldugunu sanirdi. Bir müddet sonra kendine gelip; "Eger ölmek bu ise, ne büyük bir nîmettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum." buyurdu. Cemâzilâhir ayinin yirmi besindeCumartesi günü, hazirlik ve ayrilik eserleri görünmege basladi. Bütün dostlarina bakislari ile vedâ ederken, talebeleri, eshâbi ve dostlari aglamaga basladilar. Muhammed Bâkî-billah ise tebessüm buyurup hayretle bakiyor ve sanki: "Siz nasil dervislersiniz, kazâya rizâ dâiresinden çikip aglarsiniz." diye söylemek istiyordu. Bu sirada talebelerinden biri: "Yâ Ilâh-el-âlemîn" mübârek kelimesini söyledi. Süratle onun tarafina bakip, mübârek yüzünü onun tarafina çevirdi. Orada olanlardan biri "Onlarin bu hareket ve teveccühü hakîkî mahbûbun ismini duyma sevkindendir." buyurunca, bu sözün tesiri ile mübârek gözleri yas ile doldu. Ikindi vakti yaklasmisti. Sesli olarak Allahü teâlânin ismini zikretmekle mesgûl olup böylece; "Allah, Allah..." diye rûhunu teslim eyledi. Vefâtindan sonra, en sâdik talebeleri, karar verdikleri bir yere mezârlarini kazdilar. Fakat tâbutu oraya götüremediler. Telâsla bir baska yere götürdüler. Tâbutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orasi bir defâsinda Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Begendigi bu yerde abdest alip, iki rekat namaz kilmisti. O temiz yerden bir mikdâr toprak etegine yapismisti ve; "Bu yerin topragi bizim etegimizi tuttu." buyurmustu. Ana caddeye yakin olan bu yerde kabrini kazdilar. Bu irsâd memleketinin pâdisâhini, içli üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârin etrafina; agaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasini gâyet güzel bir bahçe yaptilar. Kabr-i serîfini ziyâret edenler bereket ve sifâ bulurlar. Beyt: Magfiret nûru parlasin, mezârinda mum yerine, Kapina gelenin kalbi gark olsun nûr denizine. Fazîletli zâtlar ve ârifler vefât târihi için mersiyeler yazdilar. Bu siirlerden birinin son misrainda geçen "Bahr-i ma'rifet" ifâdesi, ebced hesâbina göre, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin vefât tarihi olan hicrî "1012" senesini göstermektedir. Bu siirin tercümesi söyledir: Bir zât ki mahbûbu ile bâki oldu, Ve sifatlarindan hep fâni oldu. Hâlikina âsik, tam bir ask ile, Mahlûkâta çok merhametli oldu. Onun vasl senesi susuz dilime, Bak ne güzel "Bahr-i ma'rifet" oldu. Mîr Muhammed Nûmân söyle anlatmistir: "Horasanli bir genci, Akra'da hastahânede hasta yatar gördüm. Hastaligini sordugumda; "Ben saglam bir insandim. Dekken'de Hazret-i Hâce Bâkî'yi rüyâda gördüm. Onlarin aski ile buraya kadar geldim. Vefâti haberlerini duyunca, çok üzüldüm ve simdi hastayim. Bu hastaligim ve harâb hâlim, o büyüge olan muhabbetimdendir." diyerek hüngür hüngür agladi. Muhammed Bâkî-billah'in eserleri sunlardir: 1) Külliyât-i Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmistir. 2) Mektuplari, 3) Rubâiyyât: Bu eserini Imâm-i Rabbânî hazretleri Serhu Rubâiyyât adiyla serh etmistir. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin mektuplarindan kirk bir tânesi, Zübdet-ül-Makâmât kitabinda ayri bir bölüm olarak yazilmistir. Mektuplarindan bir tânesi: 6'nci Mektup (Bu mektup, Seyh Tâceddîn'e gönderilmistir.): "Devamli abdestli bulunmak, helâl yemek yemeye dikkat etmek, bütün günahlardan, giybetten, söz tasiyiciliktan, mümini asagilamaktan, müslümana düsman olmaktan, kin tutmaktan, eli altinda olanlara kizmaktan ve sert davranmaktan sakinmak lâzimdir. Bizim yolumuzun esâsi budur. Bunlarsiz is saglam olmaz. Ama bu sayilanlarda arada bir gevseklik olursa, bu isi, yâni büyüklerin verdigi vazifeleri ve o yolun îcâblarini terk etmemeli, aksine tövbe ve istigfâr etmeli, aldigi ve yapmakta oldugu vazifelere daha siki sarilmalidir. Meâlen: "Muhakkak ki sevâplar, günahlari götürür." âyetinin sirri ortaya çiksin. Dogru yolda bulunanlara selâm olsun!" Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdular ki: "Kalbinde mârifet-i ilâhî istegi olmayanla sohbet etme, arkadaslirk yapma. Ilmini: mevkî, makam ve övünmek için vesîle eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçiniz." "Câhil tarîkatçilarla berâber bulunmaktan sakininiz." "Mârifetin kisim ve mertebeleri çoktur. Isin esâsi, dînimizin esâsi üzere olmaktir." "Oruç tutmak, Allahü teâlânin sifatiyla sifatlanmaktir. Zîrâ Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir." "Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onlarin yolu, hiç eksiksiz Resûlullah'in yoludur." "Rizâ sâhiblerine, belâlar musîbet degildir. Onlar belâlari begenmemezlik etmezler. Çünkü, belâlari veren yine Allahü teâladir." "Resûlullah'a tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdinda bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (baglilik ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyânin her nîmetinden iyidir." "Sâdiklar ve hakîkate erenler sözbirligi ile diyoruz ki: "Sirât-i müstakîm, yâni sasmayan dogru yol, Ehl-i sünnet vel-cemâatin yoludur." "Müslümanlik; yapmak, yasamak, ahkâm-i ilâhîyeyi yerine getirmek demektir." "Sözün özü sudur ki: Gönül dostla olmali, beden de iste bulunmalidir." "Sakin helâl ve haramdan her buldugunu korkusuzca yiyenlerden olma!" "Haram ve süpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir." "Ümîd ipinin ucunu hiçbir zaman elden birakmamalidir." ANA DUÂSI Yine ilk günlerine temasla söyle anlatmistir: "O günlerde muhterem annem; kararsizligimin, kudretsizligimin ve zayifligimin çoklugunu görünce, kirik ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde aglayarak Allahü teâlâya yalvarip, söyle duâ etti: "Ey benim ve seni istemekte her seyden vaz geçmis ve gençligin lezzet ve arzularindan el çekmis olan oglumun Rabbî! Ya onu maksadina kavustur veya beni daha yasatma ki, oglumun maksadina kavusmamasina ve elemine dayanamiyorum."Annem çok defâ gece yarilari sahralara çikar, Allahü teâlâya böyle münâcât ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmalari sebebiyle,Allahü teâlâ benim kalb gözümü açti. Allahü teâlâ bizim tarafimizdan ona en iyi karsiliklar versin." BEN DEGILIM Horasanli bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyârî Üveysî'nin feyz ve nûr saçan mezârina gider. Bu mübârek zâtin rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürsid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah Delhi'ye geldigi gece, bu genç rüyâda, Naksibendî büyüklerinden birinin geldigini görür. Emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah'in huzûruna gelip, rüyâda gördüklerini arz eder ve kabûl edilmesi için yalvarir. Fakat cevâbinda; "Bu miskîn kendimi bu ise lâyik göremiyorum, herhâlde baskasi olsa gerek." buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdigi ve çesit çesit özürler diledigi için, genç tekrar kaldigi yere döner. Ertesi gece rüyâda kendisine; "O büyük, huzûruna çiktigin ve sana inkisârini beyân eyleyen zâttir." buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez. Ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür. SEN ÖYLE SANIRSIN Muhammed Bâkî-billah'in komsularindan bir genç içki içer ve her çesit kötülügü yapardi. Bunu duyar ve islâhi için bekleyip tahammül ederdi. Bir gün HâceHüsâmeddîn'in haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladilar ve hapse attilar. Muhammed Bâkî-billah bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddîn'i çagirip darildi. Hâce Hüsâmeddîn: "Öyle fâsik, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri sayisiz ve baskalarina zarar verir hâldedir." deyince, üzüntülü bir sekilde, derin bir âh çekip buyurdu ki: "Sen kendini sâlih, temiz ve hayirli gördügünden senin nazarinda o, fâsik, kötü ve serîr görünüyor. Fakat biz ki, hiçbir sekilde kendimizi ondan farkli görmüyoruz. Nasil olur da onun zararina bir söz söyleriz?" Sonra o genci, araya girerek hapisten çikardilar. O genç, komsusu Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin yakin alâkasi ve sefkati karsisinda son derece memnun olup, günahlarina tövbe etti. Kötü islerden vaz geçti ve sâlihlerden oldu. ANA DUÂSI Muhammed Bâkî-billâh, kerâmet hazînesi, Velîler zincirinin, yirmi sekizincisi, Imâm-i Rabbânî’yi, yetistiren büyük zât, Kirk yasina gelince, eyledi Hakk’a vuslat. Çocuk yasta basladi, din ilmini tahsîle, Zâhirî ilimleri, ögrendi tamâmiyle. Tasavvufa girmeye, pek çoktu muhabbeti, Herkesi sasirtirdi, bu yoldaki gayreti. Feyz alacak bir velî, bir büyük ariyordu, Her nerede isitse, o yere variyordu. Öyle çok arardi ki, böyle kâmil bir zâti, Yetmezdi fazlasina, bir insanin tâkati. Hattâ Lâhor sehrinin, killi olup topragi, Çok çamurlu olurdu, yollariyla sokagi. Bu çamurlu yollarda, bir miktar yol yürümek, Çok mesakkatli olup, insani yorardi pek. Lâkin o, hiç aldiris, etmezdi zerre bile, Bir gönül sâhibini, ariyordu sevk ile. Bir üstad bulmak için, çirpinip duruyordu. Annesi bu hâline, hiç dayanamiyordu. Gece yarilarinda çikarak sahralara, Ogluna duâ için, yalvarirdi Allaha: “Yâ Rabbî, evlâdimin, murâdi neyse sâyet, Sevdigin kullarinin, hürmetine ihsân et! Ya kavustur oglumu, ne ise, murâdina, Ya beni yasatma ki, tâkatim yoktur buna.” Böyle duâ ederdi, göz yaslari dökerek, Dergâhta her hizmeti, o yapardi severek. Hem dahî birden fazla, hizmetçiler var iken, O yapardi her isi, yasli hâline ragmen. Tâze pisen ekmegi, verip talebelere, Kendisi kuru ekmek yer idi pek çok kere. Zevk ile yapiyordu, bilumum hizmetleri, Bir hasir üzerinde, yatiyordu ekseri. Oglu bunu görerek, çok acidi hâline, Yemek yapma isini, verdi baska birine. Ve lâkin vâlidesi, ögrendi bu haberi, Çok üzülüp agladi, fazlalasti kederi. Dedi: “Ne kabahatim, oldu ki, bilmiyorum, Bu kiymetli hizmetten, mahrum ediliyorum. Ömrümün sonlarinda, su mübârek dergâha, Hem dahî fazîletli, oglum Bâkî-billâh’a, Hizmet etmekten gayri, yok idi bir sermâyem, Bu idi bu dünyâda, yasamaktan tek gâyem. Âhirette kurtulus, ümîdim bu hizmeti, Ne yazik ki, kaçirdim, elimden o da gitti.” O, böyle söyleyerek, aglardi kederinden, Lâkin söyleyemezdi, ogluna, edebinden. Onun bu üzüntülü, hâlini ögrendiler, Gelip Bâkî-billâh’a, bunu haber verdiler: “Efendim olsun sundan, mâlûmati âlîniz, Hizmetten oldum diye, çok agliyor anneniz.” Buyurdu ki: “Ben ona, merhamet ettigimden, Yemek hizmetlerini, almis idim kendinden, Mâdemki üzülüyor, hizmetin gittigine, Eski hizmetlerini, verin yine kendine.” Vâlidesi sevinip, sükreyledi Allah'a, Ve tesekkür eyledi, oglu Bâkî-billâh’a, Ganîmet biliyordu, o yasta bu hizmeti, Kuvveti az olsa da, pek fazlaydi gayreti. Ilâhî, bu anneyle, oglunun hürmetine, Dâhil et bizleri de, Cennet ve cemâline. HAKÎKÎ TEVEKKÜL Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdu ki: "Tevekkül, sebebe yapismayip, tembel oturmak degildir. Çünkü böyle olmak, Allahü teâlâya karsi edepsizlik olur. Müslümanin mesrû olan bir sebebe yapismasi lâzimdir. Sebebe yapistiktan ve çalismaya basladiktan sonra tevekkül edilir. Yâni istenilen sey, bunun hâsil olmasina sebeb olan seyden beklenilmez. Çünkü Allahü teâlâ sebebi, istenilen seye kavusmak için, bir kapi gibi yaratmistir. Bir seyin hâsil olmasina sebeb olan isi yapmayip da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapiyi kapayip pencereden atilmasini istemeye benzer ki, edebsizlik olur. Allahü teâlâ ihtiyâçlarimiza kavusmak için kapiyi yaratmis ve açik birakmistir. Onu kapamamiz dogru degildir. Bizim vazifemiz kapiya gidip beklemektir. Sonrasini O bilir. Çok zaman kapidan gönderir. Diledigi zaman da pencereden atarak verir." 1) Mektûbât-i Imâm-iRabbânî 2) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baski) s.1115 3) Mebde' ve Me'âd Risâlesi; s.59 4) Mükâsefât-i Gaybiyye; s.241 5) Eshâb-i Kirâm; (6. Baski) s.314 6) Zübdet-ül-Makâmât; s.5 7) Umdet-ül-Makâmât; s.84 8) Hadarât-ül-Kuds; s.34 9) Hadâik-ül-Verdiyye; s.178 10) Irgâm-ül-Merîd; s.68 11) Behçet-üs-Seniyye; s.77 12) Hadîkat-ül-Evliyâ; c.1, s.92 13) Külliyât-i Bâkî-billah 14) Irfâniyyât-i Bâkî; s.7, 8, 9, 10 15) Hulâsât-ül-Eser; c.4, s.288 16) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.287 17) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.66 |
|
MUSLUMANLAR.COM © 2004 |
|
|