|
Hz. Hamzanın Müslüman
olması üzerine, Mekkeli müşriklerin telâş ve endîşeleri had safhaya
varmıştı. Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan biri de Müslüman
olmuş, Resûlullahın saflarında yer almıştı. Bu beklenmedik hâdise,
müşrikleri, büsbütün çileden çıkardı.
Hz. Ömer bu sırada daha Müslüman olmamıştı. Bir gün, Resûlullah
efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı. Sevgili
Peygamberimizi Mescid-i Harâmda namaz kılarken buldu ve namazın
bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i ekrem efendimiz,
El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu.
Kalbim
meyletti
Hattâboğlu Ömer, Peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla
dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi,
sonradan şöyle anlatır:
Dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna
hayrân olmuş, niçin geldiğimi unutmuştum. Bu hâdiseden sonra, kalbimde
İslâma karşı bir istek hâsıl oldu.
Bu hâdisenin, Hz. Ömerin Müslüman olmasında mühim tesîri olmuştur.
Çünkü kalbini yumuşatmış, Müslüman olmasına zemin hazırlamıştır.
Hz. Hamzanın Müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehil, müşrikleri
toplayıp dedi ki:
- Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen
atalarımızın Cehennemde azâb gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi
söyledi! Onu öldürmekten başka çâre yoktur! Onu öldürecek kişiye, yüz
kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!
Bir anda Hattâboğlu Ömerin kalbinden, İslâma olan istek kayboldu ve
yerinden fırlayarak dedi ki:
- Bu işi Hattâboğlundan başka yapacak yoktur.
- Haydi Hattâboğlu! Görelim seni! Bu işi senden başka yapabilecek
kimse yoktur.
Hattâboğlu Ömer, kılıcını kuşanarak yola düştü. Giderken Nuaym bin
Abdullaha rastladı.
Yolda Nuaym bin Abdullah kendisine sordu:
- Yâ Ömer, böyle şiddet ve hiddetle nereye gidiyorsun?
- Milletin arasına nifâk sokan, kardeşi kardeşe düşüren bir kimseyi
öldürmeye gidiyorum.
- Yâ Ömer, güç bir işe gidiyorsun. Onun Eshâbı çevresinde pervane gibi
dönmektedir. Ona birşey olmasın diye titremektedirler. Onun yanına
yaklaşıp, zarar veremezsin!
Yakınlarınla uğraş
Bu söze çok hiddetlenen Hz. Ömer kılıcına sarıldı:
- Yoksa sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim.
Nuaym bin Abdullah cevap verdi:
- Sen benimle uğraşacağına, kardeşin Fâtıma ile enişten Saîdin yanına
git! Onlar, çoktan Müslüman oldular. Sen önce kendi yakınların ile
uğraş!
- Hayır, onlar Müslüman olamazlar.
- Bana inanmazsan, git evlerine, kendilerine sor!
Bunun üzerine Hz. Ömer, kardeşini merak edip, öfkeyle hemen evlerine
gitti. O sıralarda Tâhâ sûresi yeni nâzil olmuş, eniştesi Saîd ile
kızkardeşi Fâtıma bunu yazdırıp, Hz. Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi
evlerine getirmiş, okuyorlardı.
Hattâboğlu Ömer, kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı.
Onu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, Hz. Habbâbı
gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince sordu:
- Ne okuyordunuz?
- Bir şey okumuyorduk.
- Hayır, okuyordunuz. İşittiğim doğru imiş. Siz de Onun sihrine
aldanmışsınız!
Niçin
utanmazsın?
Hz. Saîdi yakasından tutup, yere attı. Kardeşi, efendisini
kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden
kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fâtımanın canı
yanmış, kana boyanmış idi. Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete
getirip, Allahü teâlâya sığınarak dedi ki:
- Yâ Ömer! Niçin Allahtan utanmaz, âyetler ve mucizeler ile
gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman
olmakla şereflendik. Başımızı kessen de bundan dönmeyiz.
Sonra Kelime-i şehâdeti okudu. Hattâboğlu Ömer, kızkardeşinin bu îmânı
karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle dedi ki:
- Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın.
- Sen temizlenmedikçe, onu sana vermem.
Ömer bin Hattâb gusül abdesti aldı. Ondan sonra Fâtıma, âyet-i kerîme
yazılı sahifeyi getirdi. Ömer bin Hattâb güzel okurdu. Tâhâ sûresini
okumaya başladı. Kurân-ı kerîmin fesâhatı, belâgatı, manâları ve
üstünlükleri kalbini gitgide yumuşattı.
(Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve yedi kat
toprağın altındaki şeyler hep Onundur) [Tâhâ: 6] meâlindeki
âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı. Dedi ki:
- Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız
Allahın mıdır?
- Evet, öyle ya! Şüphe mi var?
- Yâ Fâtıma! Bizim binbeşyüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan
oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde bir şeyi
yok.Şaşkınlığı büsbütün artmıştı. Biraz daha okudu.
(Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir
ilâh, bir mabûd yoktur. En güzel isimler Onundur) [Tâhâ: 8]
meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşündü. Sonra dedi ki:
- Hakîkaten, ne kadar doğru.
Ömer ile
kuvvetlendir
Habbâb bu sözü işitince, gizlendiği yerden fırladı ve tekbîr
getirdikten sonra müjdeyi verdi:
- Müjde yâ Ömer! Resûlullah efendimiz Allahü teâlâya duâ ederek,
Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehil yahut Ömer ile kuvvetlendir,
buyurdu. İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu.
Bu âyet-i kerîme ve bu duâ, Hattâboğlu Ömerin kalbindeki düşmanlığı
sildi, süpürdü. Hemen;
- Resûlullah nerede? Beni, Resûlullaha götürür müsünüz? dedi. Zîrâ
kalbi, Resûlullaha tutulmuştu.
Ömer bin Hattâbın Resûlullahı görmek için yola çıktığı sırada,
Resûl-i ekrem, Hz. Erkâmın evinde Eshâbına nasîhat veriyordu.
Hattâboğlu Ömerin geldiği, Erkâmın evinden görüldü. Kılıcı da
yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm,
Resûlullahın etrafını sardı. Hz. Hamza dedi ki:
- Ömerden çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o
kılıcını çekmeden başını uçururum.
Resûlullah efendimiz
buyurdu ki:
- Yol verin, içeri gelsin!
Îmâna gel
yâ Ömer!
Cebrâil aleyhisselâm, daha önce, Ömer bin Hattâbın îmân etmek için
geldiğini ve yolda olduğunu haber vermişti. Resûlullah efendimiz, onu,
tebessüm buyurarak karşıladı. Ömer bin Hattâb, Resûlullahın önünde diz
çöktü. Resûlullah efendimiz, onu, kolundan tutup buyurdu ki:
- Îmâna gel, yâ Ömer!
O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı kirâmın,
sevinçten söyledikleri tekbîr sesleri göğe yükseldi.
Hz. Ömer, Müslüman olduktan sonraki hâlini şöyle anlattı:
Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm, müşriklerden gizlenir ve
ibâdetlerini gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm ve Resûlullaha
suâl ettim:
- Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?
- Evet. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ister ölü ister diri
olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz.
- Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl
yoldadırlar, o hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i
İslâmı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve daha lâyıkız. Allahü
teâlânın dîni, Mekkede, hiç şüphesiz üstün gelecektir. Kavmimiz bize
karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse,
kendileriyle çarpışırız.
Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn
ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâmı anlatmadığım bir
müşrik topluluğu kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım.
Kabûl buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru
yürüdük. Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben
vardım. Sert adımlarla, toprağı un edercesine, Mescid-i harâma girdik.
Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hz. Hamzaya bakıyorlardı."
Beni bilen
bilir
Hz. Ömerin bu gelişi üzerine, Ebû Cehil ileri çıkıp, Yâ Ömer! Bu ne
hâldir? deyince, Hz. Ömer hiç aldırış etmeden Kelime-i sehâdet
getirdi:
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû
ve resûlüh!
Ebû Cehil ne diyeceğini şaşırdı. Donup kaldı. Hz. Ömer bu müşrik
gürûhuna dönerek dedi ki:
- Ey Kureyş! Beni, bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattâboğlu
Ömerim. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden
kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!
Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, bir anda dağılıp, oradan
uzaklaştılar.
Böylece, ilk defa Harem-i şerîfte açıktan namaz kılındı.
Hz. Ömer, haksızlık karşısında çok hiddetli olduğu gibi, adâletin
yerine getirilmesinde de o kadar şefkâtli idi. Bu yüzden adâleti ile
meşhûr olmuştur.
Bir gün at satın almak istedi. Atı tecrübe etmek niyetiyle biniciye
verdi. Ata binen kimse, koştururken, at tökezleyip kazâya uğradı. Hz.
Ömer atı satıcısına geri vermek istediğinde, satıcı almadı. Sonunda
durum, Kâdî Şüreyh hazretlerine intikal etti. Kâdî sordu:
- At, sahibinin izniyle mi koşturuldu?
Hz. Ömer dedi ki:
- Hayır, ben denemek için koşturdum.
Atı almak macbûriyetindesiniz
Bunun üzerine, kâdî şu hükmü verdi:
- Şâyet at sahibinin rızâsı ile tecrübe edilseydi, sahibine
iâde edilebilirdi. Fakat, siz sahibinden izin almadığınız için geri
veremezsiniz, atı almak mecbûriyetindesiniz.
Hz. Ömer;
- Hak ve adâlet husûsunda boynumuz kıldan incedir, deyip atın bedelini
verdi.
Hz. Ömer, sonu pişmanlık olan iş yapmazdı.
Onun zamanında, Müslümanlar İslâmiyeti İran içlerine kadar yaydılar.
İranlı meşhûr kumandan Hürmizân, teslîm olmamak için çok direndi,
fakat hayatının tehlikeye girdiğini görünce teslîm oldu. Hz. Ömer,
huzûruna çıkartılan Hürmizâna sordu:
- Bize söyliyeceğin bir şey var mıdır?
- Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak mıyım bunu bilmem lâzımdır.
- Konuş, sana zarar gelmiyecektir.
- Ey büyük halîfe, önceleri biz İranlılar siz Arabları öldürüyor,
zorla mallarınızı ellerinizden alıyorduk. Ne zaman ki, Allah size
peygamber gönderdi. Ondan sonra bizim üstünlüğümüz sona erdi. Siz
azîz, biz zelîl olduk.
Söz
vermiştiniz
Hz. Ömer, Enes bin Mâlike sordu:
- Ne yapalım bunu?
- Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir kalabalık vardır. Belki
onlar, ileride Müslüman olabilirler.
- Fakat o, Resûlullahın kıymetli arkadaşlarını şehîd etti. Onu sağ
bırakmamız uygun olur mu?
- Yâ Ömer bunu öldürmememiz lâzımdır. Çünkü, Konuş sana benden zarar
gelmez diye söz de vermiştin.
Hz. Ömer, kim tarafından söylenirse söylensin, doğru sözü hemen kabûl
ederdi. Enes bin Mâlik hazretlerinin bu sözleri üzerine, onu
öldürmekten vazgeçti. Birçok sahâbînin şehîd olmasına sebep
Hürmizân'ın hayatını bağışladı.
Bir müddet sonra da, Hürmizân Müslüman oldu. Ayrıca onun vesîlesi ile
birçok kimse îmâna geldi. Hz. Ömer eski can düşmanını bile maaşa
bağladı. Çünkü adâlet bunu gerektiriyordu. Adâlet, şahsî fikrin,
hissiyâtın üzerinde idi.
Hz. Ömer Şamı ziyâret ettiğinde, ordusunun kumandanı Ebû Ubeyde bin
Cerrâh hazretleri büyük bir kalabalıkla karşıladı.
Hz. Ömer ile kölesi beraberlerindeki tek deveye nöbetleşe
biniyorlardı. Şehre girişte, sıra köleye gelince, Halîfe devesinden
indi. Yerine kölesini bindirdi. Devenin yularından tuttu.
Ayakkabılarını çıkarıp dereden geçti.
Hakîr bir
kavimdik
Uzaktan bakan; deveye binmiş köleyi halîfe, devenin yularını çeken Hz.
Ömeri de köle zannediyordu. Bunu gören Ebû Ubeyde bin Cerrâh dedi ki:
- Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Müslümanların halîfesini
görmek için toplandılar. Size bakıyorlar. Bu yaptığınızı nasıl îzâh
edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler.
Hz. Ömer buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini,
vâsıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz
daha önce zelîl ve hakîr bir kavimdik. Allahü teâlâ, bizleri
Müslümanlıkla şereflendirdi. Bundan başka şeref ararsak, Allahü teâlâ
bizi zelîl eder, herşeyden aşağı eder.
Bu şekilde şehre girdiler. Gerçekten bu hareketi, onun şerefini
küçültmedi, aksine büyüttü. Biz bile 1400 sene sonra, burada, örnek
bir hareket diye anlatıyoruz. Eğer tersi olsaydı, o zaman orada
unutulup gidecekti.
Halîfe Hz. Ömer, Şam'a gidiyordu. Şam'da vebâ hastalığı olduğu
işitildi.Yanında
bulunanların bazısı;
- Şama girmiyelim,
dedi. Bir kısmı da;
- Allahü teâlânın
kaderinden kaçmıyalım, dedi. Halîfe de buyurdu ki:
- Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre
girmiyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa,
sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdîri ile göndermiş
olur.
İlk
karantina
Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerini çağırıp sordu:
- Sen ne dersin?
- Resûlullahtan işittim. Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ
olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!
buyurmuştu.
Halîfe de;
- Elhamdülillah, benim sözüm, hadîs-i şerîfe uygun oldu, deyip, Şama
girmediler.
Böylece ilk defa karantina uygulaması yapıldı. Vebâ bulunan yerden
dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca,
hastalara bakacak kimse kalmaz, helâk olurlar. Vebâlı yerde, kirli
hava yanî mikroplu hava, vebâ basilleri, herkesin içine yerleşince,
kaçanlar, hastalıktan kurtulamaz ve hastalığı başka yerlere götürmüş,
bulaştırmış olurlar.
Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiğinde, Hz. Ebû Bekire tayîn edilen
maaş kadar ücret alıyordu.
Bu şekilde bir müddet devam edildi. Daha sonra, Hz. Ömer, geçim
sıkıntısına düştü.
Bu durumu gören, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden bazıları toplanıp, bu
durumu görüştüler. Zübeyr bin Avvâm hazretleri şöyle bir teklifte
bulundu:
- Kendisine söyliyerek maaşını artıralım.
Teklifi
bildirelim
Toplantıda bulunan Hz. Ali buyurdu ki:
- Bu teklifi kabûl edeceğini zannetmiyorum. İnşâallah kabûl eder.
Gidip teklifi bildirelim.
Bu arada, Hz. Osman söz alıp buyurdu ki:
- Ömerin hak ve adâlette ne kadar tavîzsiz olduğunu hepimiz
biliyoruz. Bu teklifimizi bizzat kendimiz değil, kendisini
kıramıyacağı birine söyletelim. Bunu, kızı Hafsaya anlatalım, o
teklif etsin!
Hz. Osmanın bu teklifi uygun görülerek, beraberce Hz. Hafsanın
huzûruna vardılar. Aralarındaki konuşmaları anlattılar. İsim vermeden,
yapılan teklifleri Hz. Ömere bildirmesini istediler.
Hz. Hafsa babasının yanına varıp dedi ki:
- Eshâbdan bazıları, senin maaşını az bulmuşlar. Bunun için maaşını
artırmayı teklif ediyorlar.
Hz. Ömer, bu teklife celâllenip sordu:
- Kimdir onlar?
- Fikrini öğrenmeden kim olduklarını söylemem.
- Eğer kim olduklarını öğrenseydim, onlara gereken cezâyı verirdim.
Allahü teâlâya duâ etsinler ki, arada sen varsın.
Sonra kızı Hz. Hafsaya sordu:
- Sen Resûlullahın evinde iken, Allahın Resûlünün giydiği en kıymetli
elbise neydi?
- İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri onlarla karşılar, cuma
hutbelerini bunlarla okurdu.
- Peki yediği en iyi yemek neydi?
- Yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi.
- Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde yaygı olarak kullandığınız en
geniş, en rahat yaygı neydi?
- Kaba kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı. Yazın dörde katlar,
altımıza yayardık. Kış gelince de, yarısını altımıza yayar, yarısını
da üstümüze örterdik.
Artanı
muhtâçlara vereceğim
Daha sonra Hz. Ömer buyurdu ki:
- Yâ Hafsa, benim tarafımdan, seni gönderenlere söyle! Resûlullah
efendimiz kendisine yetecek miktarını tespit eder, fazlasını ihtiyâç
sahiplerine verirdi. Kalanı ile yetinirdi. Vallahi ben de kendime
yetecek olanını tespit ettim. Artanını ihtiyâç sahiplerine vereceğim.
Ve bununla yetineceğim.
Resûlullah efendimiz, ben ve Hz. Ebû Bekir, bir yol takip eden üç kişi
gibiyiz. Onlardan ilki nasîbini aldı ve yolun sonuna vardı. Diğeri de
aynı yolu tâkip etti ve Ona kavuştu. Sonra üçüncüsü yola koyuldu.
Eğer O da öncekilerin takip ettiği yolu takip eder, onlar gibi
yaşarsa, onlara kavuşur ve onlarla beraber olur. Eğer öncekilerin
yolunu takip etmezse, başka yoldan giderse, onlarla buluşamaz.
Müslümanlar, bulundukları yerlerde oturan gayri müslim halkı
korumaları altına aldıkları gibi, turist olarak gelen veya ticârî
maksatla gelmiş olan gayri müslimleri de sınırları dâhilinde koruma
altına alırlardı. Onların zarar görmemesi için, her türlü tedbiri
alırlardı. Bunun geçmişte sayısız örnekleri vardır.
Bize
sığınmışlar
Meselâ, Halîfe Hz. Ömer zamanında, bir ticâret kervanı gelip, gece
Medînenin dışına konakladı. Yorgunluktan hemen uyudular.
Bu sırada, herkes uyurken, Halîfe Hz. Ömer, şehri dolaşıyordu. Dolaşma
esnasında bunları gördü.
Hz. Ömer, Abdurrahmân bin Avfın evine gelip, yatağından kaldırarak
buyurdu ki:
- Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir. Fakat, bize sığınmışlar.
Eşyâları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların bunları
soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım.
Abdurrahmân bir Avf cevap verdi:
- Çok iyi olur, çok güzel düşünmüşsün, hemen geliyorum.
Sabaha kadar nöbetleşe, bu kervanı beklediler. Sabah namazında mescide
gittiler. Kervanda bulunan bir genç, o sırada uyanmıştı. Bunları takip
edip, arkalarından gitti.
Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın Halîfe Hz. Ömer ile
arkadaşı olduğunu öğrendi. Gelip, arkadaşlarına şöyle anlattı:
- Arkadaşlar! Sabaha kadar iki Müslümanın bizi bekleyip, eşyalarımızın
çalınmasına mâni olduğundan haberiniz var mı?
- Müslümanların başka işi yok da, bizi mi koruyacaklar? Üstelik bizim
Hıristiyan olduğumuzu biliyorlar.
- Hem de kim korudu biliyor musunuz?
- Kimmiş?
- Müslümanların Halîfesi Ömer.
- Sen yanlış görmüşsündür. Halîfenin, gecenin bu vaktinde burada işi
ne? O sarayında kuş tüyü yatağında yatıyordur.
- Sizin gibi önce ben de inanamadım.
- Sonra nasıl inandın?
- Sabah olup ortalık aydınlanınca, buradan ayrıldılar. Ben de merak
edip arkalarından gittim. Câmiye girdiler. Yolda karşılaştığım
birisine, Bu kim diye sordum. Halîfemiz Ömer diye cevap verdi.
Daha ne
duruyoruz?
Bu konuşmaları dikkatle dinleyen kâfile halkı, derin bir sessizliğe
büründü. Kimsenin konuşacak, birşey söyliyecek hâli kalmamıştı.
Uzun süren bir sessizlikten sonra, içlerinden biri sessizliği bozdu:
- Daha ne duruyoruz? Bu hâl İslâmiyetin gerçek din olduğuna delil
olarak yetmez mi?
Diğerleri de bu söze katıldılar. Roma ve İran ordularını perişan eden,
adâleti ile meşhûr yüce Halîfenin, bu merhamet ve şefkatini görerek,
İslâmiyetin hak din olduğunu anladılar ve seve seve hepsi Müslüman
oldular |