|
ÖNDERİMİZ RASÛLÜLLAHTIR
Gençler!
“Önderimiz Rasûlüllah’tır” Şiârını
gerçekleştirmenin manâsının ne olduğunu biliyor
musunuz?
Bu, beşeri kahramanlıkların ve insânî
olgunlukların tamamını şahsında, en üstün
şekilde temsil eden, Fahr-i Kâinât’a kayıtsız
şartsız uymakla olur. Fahri kâinât Muhammed
Mustafâ (s.a.v.) her zaman küfrün karanlık
ufuklarını, câhiliyet engellerini kaldıran ve
insanlığın yolunu aydınlatan bir nûrdur. Asırlar
ve nesiller geçtikçe insanlık Rasûlüllah
(s.a.v.)’in şahsiyetinde en olgun önderi, en
sağlam örneği, en nûrlu rehberi bulacaktır.
“Allah elçiliğini nereye vereceğini en iyi
bilendir.” (El-En’âm/124)
Ebedî Risâletin sahibine has olan en güzel ve
büyük önderlik, ister ibâdet ve zühde, bağlı
olsun, ister alçakgönüllülük ve
yumuşakbaşlılıkla ilgili olsun ister güç ve
cesarete ait olsun, ister ince siyaset ve
prensiplerde sebata bağlı olsun harkesi ve
herşeyi kapsamına alır.
Gençler!
Geliniz; Onun ululuk denizinden ve olgunluğunun
pınarından içelim de susuzluktan kurtulalım,
cahiliyet kirlerinden arınalım ve halk arasında
örnek olalım.
Geliniz de, Rasûlüllah (s.a.v.)’in en üstün
derecesine ulaştığı kulluk önderliğini taklit
edelim. Muğîre b. Şû’be (r.a.), Buhari ve
Müslüm’in rivâyet ettikleri bir Hadîsde şöyle
der:
“Rasûlüllah (s.a.v.) gece ibâdetine o kadar
devam etti ki, ayakları rahatsızlandı.
Kendisine:
-Yâ Rasûlallah! Allah senin geçmiş ve gelecek
günâhlarını mağfiret etmedi mi? Denildiğinde,
“-Rabbime şükreden bir kul olmayayım mi?”
Buyurdu.
Buharî ve Müslim’in rivâyet ettiği bir Hadiste
Alkame (r.a.) şöyle nakleder:
Aişe (R. Anha)’ya:
-Rasûlüllah (s.a.v.) her hangi bir güne özel bir
ibâdet yapar mıydı? (Yanı bazı günler fazla
ibâdet yapar mıydı?) diye sordum,
“-Hayır, Rasûlüllah’ın ibâdeti, kesintisiz
devamlı idi. Hanginiz Rasûlüllah (s.a.v.)’in
dayanabildiğine dayanabilir ki? Cevabını verdi.”
İşte onun kalbi. Canab-ı Hakk’a böyle bağlı idi.
Her zaman kalbi hakla beraberdi. Daima ibadet ve
münâcat varlığını kaplamıştı. Gecesinde ibâdet
için kalkardı. Gündüzün de bir kısmını ibadete
tahsis ederdi. Namazda en üstün kulluk tadını
bulurdu. Namaz gözünün nuru idi. Kendisinin
yapıpta Ashabının güç yetiremiyeceği ibadetlerde
onların kendisini taklid etmelerini yasaklardı.
Aişe (R.Anha) şöyle der:
“Rasûlüllah (s.a.v.) yapmayı çok istediği
ibadetleri, halk yapar da üzerlerine farz
oluverir endişesiyle, bazan terkederdi.”
Rasûlüllah (s.a.v.)’in ibadetlerinde dikkatleri
çeken bir nokta var ki o da, en yüksek
seviyesine ulaştığı ibadetle, dünya işleri,
tebliğ görevi ve cihad hareketinin arasını
şaşılacak bir ahenkle bir arada yütütebilmiş
olmasıdır. O, bütünüyle bir toplulukla
uğraşıyor. Yeryüzünün o gün için en genç
devletini idare ediyor, devlet başkanlarına
elçiler göndererek onları Hak yola davet ediyor,
gelen heyetleri karşılayıp ağırlıyor, seriyyeler
gönderip onları yönetiyor, etrafındaki diğer din
ve saltanat mensuplarıyla mûcadele ediyor,
zafere hazırlanıyor, bozgundan korumaya
çalışıyor, valiler tayin ediyor, zekâtları
toplayıp getirtiyor, bu malın bizzat taksimatını
yapıyor ve, “Ben adil davranmazsam, kim adil
davranabilir?” buyuruyordu.
Allah’ın dinini halka tatbık ediyor, vahyin öz
olarak temas ettiklerini açıklıyor, kapalı
olanlarını açıyor, tatbik şekillerini
belirtiyor, temel kaidelerden tali meseleleri
çıkarıyor, Allah’ın bildirmediği hususları,
Allah’ın bildirdiklerine muracaatla
belirtiyordu. Bütün bu hususlarda, dünyanın en
dayanıklı insanının bile yorulacağından daha çok
çalıştığı halde günlük işlerini aksatmadan
yerine getiriyor, bütün bu meşguliyet ve
sıkıntılara rağmen manastırlara ve dağ başlarına
çekilenlerden daha fazla Allah’a bağlı kalarak
gece gündüz ibadetlerini aksatmamakta güneş gibi
ortaya çıkıyordu.
Din ve dünya’yı böyle bir arada
yürütebilmesiyle, kahramanlar kahramanı
sallâlahü aleyhi vesellem, insanlık tarihinde,
eşi bulunmaz bir örnek durumundadır.
Rasûlüllah (s.a.v.) nasıl ibâdetin (kulluğun) en
yüksek mertebesinde olmasın ki O, Allah’ın
emrettiği her çeşit gece namazını, her çeşit
ibâdeti, tesbihi, zikri ve duâyı eksiksiz yerine
getiriyordu.
“Ey elbisesine bürünen Habibim, gecenin birazı
hariç olmak üzere (namaz ve ibâdet için) kalk.
(Gecenin) yarısı miktârınca, yahut ondan
birazını eksilt. Yahut (o yarının) üzerine
(ilâve edip) artır. Kur’an’ı da açık açık, tane
tane oku. Hakikat Biz sana ağır bir söz
vahyediyoruz. Gerçekten, gece (yatağından
ibâdete) kalkan nefs (yok mu?) o, hem uygunluk
itibariyle daha kuvvetlidir, hem kıraatce daha
sağlamdır.” (El-Müzzemmil( 1-6)
“Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana
mahsûs fazla (bir ibâdet) olmak üzere onunla (Kur’ân
ile) gece namazı kıl. Ümîd edebilirsin, Rabbin
seni bir Makam-ı Mahmûd’a (şefaât makamına)
gönderecektir.” (El-İsrâ/79)
“Sabah akşam Rabbinin adını an. Gecenin bir
kısmında Allah’a secde et (namaz kıl) Gecenin
uzun bir bölümünde de O’nu tesbîh (ve tenzîh)
eyle.” (Ed-Dehr/25-26)
Geliniz, Rasûlüllah (s.a.v.)’in en üstün
mertebesine ulaştığı zühd hayatını örnek alalım.
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle anlatır:
Rasûlüllah (s.a.v.)’in yanına girdim. Bir hasır
üzerine uzanmış buldum. Hasırın sertliği teninde
izler bırakmıştı. Ben:
-Yâ Rasûlallah! Senin için hasırla vücüdün
arasında, seni onun sertliğinden koruyacak bir
minder edinsek, dedim.
Rasûlüllah (s.a.v.):
-Dünyadan ve onun rahatlığından bana ne. Dünyada
ben, bir ağacın gölgesinde biraz eğlendikten
sonra kalkıp orayı terkederek giden bir yolcu
gibiyim.” Buyurdu.
Aynı zamanda O şöyle buyurdu:
“Allah’ım, Muhammed’in ailesinin rızkını
ihtiyâçlarına yetecek kadar kıl.”
Rasûlüllah (s.a.v.) nasıl zühdün en üstün
seviyesinde olmasın ki O, Allah’ın kendisi
hakkında irâde ettiğini ve istediğini yerine
getirmiştir:
“Elbette Ahiret senin için dünyâdan hayırlıdır.”
(Ed-Duhâ/4)
“Kâfirlerden bir sınıfa, sırf kendilerini
fitneye düşürmemiz için, faydalandırdığımız bu
dünya hayatına ait zînetlere ve debdebelere
sakın iki gözünü dikme. Rabbinin rızkı hem daha
hayırlı, hem daha süreklidir.” (Tâhâ/131)
Gençler!
İslâm ve kâinât peygamberinin nefsini zühd,
kanaat ve yeterince yaşamaya alıştırmakla,
kendine ve ailesi halkına, Allah’ın kulları için
yarattığı nîmet ve rızıkları haram kıldığı
manâsını çıkarmayın. Rasûlüllah (s.a.v.) böyle
hareket etmekten tamamen uzaktır. Çünkü
kendilerine evlenmeyi, et yemeyi, oruçlu
gezmeyi, dünya nîmetlerini tadmayı haram kılan
bazı Ashâbın bu hareketlerini kınayan O’dur.
Yine O’nun zâhidliğinin fakirlikten, elinin
darlığından, yiyecek azlığından kaynaklandığını
zannetmekten de sakının. Çünkü, şâyet O, hayatın
güzelliklerini, nîmetlerini, zînetlerinden
yararlanmayı isteseydi dünya O’na koşa koşa
gelirdi. Ancak O zühdü ve iffeti, en
önemlilerini size anlatacağım bazı sebeplerden
tercih etti:
a) Zühd ve takvasıyla, gelecek müslüman
nesillere sevgiyi, cömertliği ve diğergâmlığı
öğretmek istedi.
Beyhâkî, Aişe (r.anhâ)’nın şöyle dediğini
rivâyet etmiştir:
“Rasûlüllah (s.a.v.) üç gün üst üste karnını
doyurmamıştır. İsteseydik biz de karnımızı
doyururduk. Ancak Rasûlüllah (s.a.v.)
başkalarını kendi nefsine tercîh ederdi.”
Rasûlüllah (s.a.v.) fakirlikten korkmayan
birinin ihsânda bulunduğu gibi, iyilik yapar,
ihsânda bulunurdu.
b) Kanaatkâr ve idâreli bir yaşayışla müslüman
nesillere örnek olmak istedi.
Rasûlüllah (s.a.v.), dünya zînetlerinin ve
bunların fitnesinin müslümanları davet ve cihâd
vazifesinden alıkoymasından, nîmet ve bolluğa
dalarak şımarmalarından ve Allah’ın ismini
yüceltmekten kaçınmalarından çekiniyordu. Dünya
refahının artarak, daha önceki milletlerin helâk
olmaları gibi, kendi ümmetinin de helâkine sebep
olmasından çekiniyordu.
Buharî ve Müslim rivâyet ederler ki, Ebû Ubeyde
(r.a.) Bahreyn’in zekâtıyla gelirken Ensarlı’lar,
sabah namazından sonra onu karşılamaya çıktılar.
Onların bu halini görünce Rasûlüllah (s.a.v.)
tebessüm etti ve şöyle buyurdu:
- Zannediyorum ki, Ebû Ubeyde’nin Bahreyn’den
bir şeylerle döndüğünü duydunuz.
Ensarlı’lar:
- Evet yâ Rasûlallah öyle oldu, dediler. Bunun
üzerine:
- Sevinin ve sizi sevindiren şeyleri ümitle
bekleyin. Allah’a yemin ederim ki, sizin için
korktuğum şey fakirlik değildir. Ancak dünyanın
sizden önceki ümmetlere olduğu gibi sizin de
önünüze serilmesinden, bunu elde etmek için
onların yarış ettiği gibi sizin de
yarışmanızdan, netice de onların helâk olduğu
gibi sizin de helâk olmanızda korkuyorum,
buyurdu.”
c) Kalblerinde hastalık olan münâfıklara,
misyonerlere ve diğer İslâm düşmanlarına,
insanlara yaptığı tebliğ karşılığında mal
toplamak, fanî ihtişâm elde etmek, gelip geçici
dünya saltanatına, alâyişine kapılmak, dini
istismar ederek dünyaya hâkim olmak gibi
emellerinin olmadığını anlatmak istedi.
O tek olan Allah’dan sevap beklemeyi,
mülkiyetinde hiç bir dünyalık olmadan Rabbine
kavuşmayı arzu etmiştir. Dünyadan elde ettiği
sadece gününe yetecek kadar az bir yiyecek ve
vücudunu örtecek kadar bir elbisedir. Vefat
ettiğinde evinde kalan bir kaç ev eşyasıyla bir
kaç kuruş fakirlere sadaka olarak dağıtılmıştır.
Onunda diğer peygamberlerin durumu budur:
“Ey kavmim! Bu tebliğlerin sebebiyle sizden hiç
bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım Allah’dan
başkasına aid değildir.” (Hûd/29)
Gliniz, Rasûlüllah (s.a.v.)’in en yüksek
derecesine ulaştığı afivkârlığını ve yumuşak
başlılığını örnek edinelim. O bedevîlerin
kabalıklarına karşı afivkârlık ve yumuşaklık
gösterdiği gibi, zafer kazanıp güçlendikten
sonra bile kibirli düşmanlara karşı insanca
davranmıştır.
Bedevîlerin kabalıklarına karşı afivkârlık ve
yumuşaklık göstermesine iki örnek verelim:
a) Buharî, Abdullah (r.a.)’den rivâyet eder:
“Huneyn’de zafer kazanılıp ganîmet paylaşıldığı
gün Rasûlüllah (s.a.v.) bazı kişilere fazla mal
vermeyi tercih etti. Akra’ b. Habîs (r.a.)’e yüz
deve, verdi. Uyeyne (r.a.)’e de aynı miktar
verdi. Bazı kimselere de böyle verdi. Bir adam:
- Vallahî, bu taksimde âdil davranılmadı ve
bununla Allah’ın rızası gözetilmedi, diye
dedikodu yaptı. Ben kendi kendime: “Vallahî bunu
Rasûlüllah (s.a.v.)’e haber verceğim” dedim.
Varıp haber verdim. Rasûlüllah (s.a.v.):
- Allah ve Rasûlü âdil davranmazlarsa kim âdil
davranabilir ki?... Allah Musâ’ya rahmet etsin.
Bana yapılandan daha çok eziyet gördü, ama
sabretti, buyurdu.”
b) Buharî ve Müslim, Enes (r.a.)’den rivâyet
ederler:
“Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraber yürüyordum.
Üzerinde kenârları kalın, sert bir Necran
kaftanı vardı. Bir bedevî ona yetişti ve
kaftanını şiddetle çekti. Gördüm ki, onun
şiddetle çekmesinden Rasûlüllah (s.a.v.)’in
boğazında kaftan iz bırakmış. Bedevî:
- Yâ Muhammed! Emrette bana, senin nezdindeki
Allah’ın malından versinler, dedi.
Rasûlüllah ona baktı ve güldü. Sonrada ona
ihsanda bulunulmasını emretti.”
Güç ve zafer kazandıktan sonra bile kibirli
düşmanlara insanca davranması:
Bu konuda fetihten sonra Mekke’lilere karşı
davranışına bakmamız yeterlidir. Halbuki
Mekke’liler ona eziyette ileri gitmişlerdi;
Aşırı işkence etmişlerdi. Öldürülmesi için
plânlar hazırlamışlardı. Aleyhinde dedikodu
etmiş, yalan söylemiş ve iftira etmişlerdi.
Onun âfivkârlık ve güzel muâmelesinin aynasında
şerefli, kerîm şahsiyeti bütün güzelliğiyle
gözleri kamaştırır. Arap yarımadasının eşini
görmediği, Mekke’yi dolduran, atlıların ayak
basacak yer bulamadığı büyük bir ordunun fatih
kumandanı olarak ona bakınız... O’nun
âfivkârlığıyla yeryüzü dopdolu olduğu zaman ona
dikkat ediniz. Kibrinden yeryüzünde nereye
bastığını bilmiyecek derecede gururlanan ve
Rasûlüllah (s.a.v.)’e ellerinden gelen kötülüğü
yapmaya çalışan Mekke uluları iyilikle, ihsânla
cezalandırıldılar, af ile, güzellikle karşılık
gördüler. Halbuki o devrin devlet başkanları
kafa kesmekten başka bir şey bilmiyorlardı...
Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke halkını topladı,
onlara güven ve teminat verdi ve şu ebedî sözünü
söyledi:
- Size nasıl muâmele edeceğimi zannediyorsunuz?
- Şerefli kardeş, şerefli kardeş oğlu, hayırla
muâmele edeceğini umarız, dediler.
- Gidiniz, hepiniz serbestsiniz, buyurdu.
Nasıl olmasın ki, Cenab-ı Hak yüce kitabında
şöyle buyurmuştur:
“Habibim sen, afve sarıl, iyiliği emret,
cahillerden yüz çevir.” (El-A’raf/ 199)
“Şimdilik sen aldırış etme, (onlara karşı güzel
muamelede bulun.” (El-Hicr/ 85)
Geliniz, Fahri Kâinatın hem cahiliyet döneminde,
hem İslâm döneminde en büyük örneğini verdiği
kahramanlığına, cesaretine uyalım.
Sizlere onun kahramanlık ve cesaretinden bazı
örnekler verelim ki, ona uyasınız. Dolayısıyla
hak, hidayet ve dosdoğru yol üzerinde
bulunduğunuz sürece zalimlerden, tağutlardan ve
İslâm düşmanlarından korkmayasınız. “Rasûlüllah
(s.a.v.) hayatı boyunca cesareti konusunda
tecrübe edildi. Hiç bir zaman onda pısırıklık ve
zaaf eseri görülmedi. Bu cesaret doğumundan
itibaren onun ayrılmaz bir sıfatı idi. Gerek
vahiy gelmeden önce, gerek vahiy gelmeye
başladıktan sonra kahramanlıkta güneş gibiydi.
Daha çocukken kendisine Lât ve Uzza’ya yemin
etmesi istenmişti de, “Bu ikisinin adını anarak
bana bir şey sorma. Vallahi, bu ikisine duyduğum
nefret kadar hiç bir şeye nefret duymuyorum.”
Demişti.
Bu çocuk bu cesareti Mekke’lilerin ilâhlarına
karşı gösteriyor, cezalandırmalarından
korkmuyordu.
Gençler!
O günleri hatırlayınız ki Kureyş, Rasûlüllah
(s.a.v.)’e çeşit çeşit eziyetler ediyor, O’nu
elemden leleme sürüklüyorlardı. Onların
köpeklikleri o dereceye vardı ki, onu
taşlamaktan, başına toprak dökmekten geri
kalmadılar. Bu son hakaret üzerine kızı Fâtıma
(r. Anhâ) gelmiş, bir taraftan babasının mübârek
başını yıkıyor, bir taraftan da ağlıyordu. Onun
yüce kalbine kızının gözlerinden yaş
damlalarının düşmesinden daha ızdırap verici bir
şey olamazdı. Kalbi kızına sevgi ve merhâmetle
dolu idi zaten.
Kalbindeki bu sevgi ve izzet nefis duygularını
birlikte harekete getiren önemli durumda yüce
Peygamberimiz Efendimizin ne yaptığını
zannetiyorsunuz? Hiç bir şey yapmadı sadece
kızına şöyle demekle yetindi:
“Hayır, yâ Fâtıma! Allah mutlaka babanı onlardan
koruyacaktır. Vallahî, Kureyş, Ebû Talîb’in
vefâtına kadar bana hoşlanmıyacağım bir şey
yapamamıştı.”
Hepinizde amcasıyla arasında geçen olayı
biliyorsunuz. Kureyş amcası Ebû Talib’e müracaât
ettiğinde O, amcasının kendisini onlara teslim
edeceğini, onu küçük düşüreceğini veya ondan
yardımını esirgeyeceğini zannediyordu. İşte bu
noktada biraz duraklıyalım da, tertemiz bir
kalbden fışkıran hakk ve imân sözlerini
dinleyelim, risâlet sahibinin dilinde
tekrarlanan prensipler üzerinde sebât
ibarelerine kulak verelim. Ve bunu dünyaya
haykıralım da gerçek iman ve sebât nasıl
olurmuş, gerçek er ve gerçek kahraman nasıl
olurmuş görsünler. O amcasına şöyle demişti:
“Allah’a yemin ederim ki, ey amca! Bu dini
tebliğ etme işini terketmem karşılığı olarak
güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar
risâlet görevimi bırakmıyacağım. Allah beni üste
çıkarıncaya kadar davamdan vazgeçmiyeceğim.”
Sonra kalktı ağlıyarak yürüdü. Amcası onun
kırılmaz azmini ve sağlam yıkılmaz kararlılığını
görünce.
“Yeğenim, git ve istediğini söyle. Vallahi seni
hiç bir şekilde onlara teslim etmem.” Diye
haykırdı. Ve şu şiiri okudu:
“Vallahi hepsi toplansalar da sana
dokunamazlar.” “Amcan toprağa başını koyuncaya
kadar.”
İnancı ve prensipleri yolunda hangi sebat bundan
daha yücedir? Hangi imtihan imanı yolunda bundan
daha büyüktür?
Yine bilirsiniz ki Mekke müşrikleri, onu
davetinden alıkoymak, risâlet vazifesini
bıraktırmak için çeşit çeşit yollar, metodlar
denediler. O bunların hiç birinden etkilenmedi,
boyun eğmedi, teslim olmadı. Aldatmaya,
yanıltmaya çalıştılar boyun eğmedi, gevşemedi.
Baskı ve zor kullandılar yılmadı. Alay etme, yüz
çevirme, küçük düşürme, iftira etme yollarını
denediler aldırmadı. Kendisine ve kendisine
yardım edenlere genel boykot uyguladılar, oralı
olmadı. Son olarak aldatmaya çaliştilar,
kanmadı.
Medine’ye hicret ettikten sonra da onu
davasından çekip almak, Ashabından koparmak için
hücüm üstüne hücüm ettiler, yıpratıcı savaşlar
yaptılar ama bütün bunlar onun, Allah’ın dinini
yüceltme yolunda, İslâm risâletini dünya’ya
tebliğ uğrunda daha da hırslanamsından başka bir
netice vermedi.
Rasûlüllah (s.a.v.) İslâm yolunda mücadeleye
aralıksız devam etti. Bu din yolunda cihadı hiç
bırakmadı. Bu uğurda akla gelebilecek her çeşit
işkenceye ve sıkıntıya göğüs gerdi. Ama sonunda
insanlar gurup gurup, kabile kabile, ülke ülke
İslâm’a akın etti.
Sonunda zaferi İslâm kazandı, İslâm’ın devleti,
hâkimiyeti kuruldu. Bütün bunlar, bu davetin
sahibinin cihadının faziletiyle, kararlılığıyla,
yıkılmazlığıyla ve azmiyle kazanıldı.
Rasûlüllah (s.a.v.) bu sebat ve kararlılık
sıfatıyla nasıl gözler önünde parlamasın ki,
Cenab-ı Hakk Kur’ân.ı Kerîm’de şöyle buyururken:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ
et. Eğer yapmazsan (Allah’ın) elçiliği görevini
tebliğ etmemiş, yerine getirmemiş olursun.” (El-
Maide/ 67)
“O halde Habibim, peygamberlerden azim sahibi
olanların sabrettikleri gibi sen de sabret.”
(El- Ahkâf/35)
“Ey mü’minler, yoksa siz, sizden önce geçenlerin
hali başınıza gelmeden Cennet’e girivereceğinizi
mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve
sıkıntılar gelip çattı ve (çeşitli belâlarla)
sarsıldılar ki, hattâ peygamberleri
beraberindeki mü’minlerle birlikte: “Allah’ın
yardımı ne zaman?” diyordu. Gözünüzü açın:
Allah’ın yardımı yakındır muhakkak.”
(El-Bakara/214)
İşte size “Önderimiz Rasûlüllah (s.a.v.)’dir”
parolasının anlamından biraz sunduk. Bu
yazdıklarımız, Rasûlüllah (s.a.v.)’in büyüklüğü
yanında denizden bir damla kabilindendir. Onun
hayatının darbı mesel olan örneklerini, ahlâk
denizinin genişliğini daha iyi kavramak
isteyenler tarihçilerin yazdıklarına,
muhaddislerin rivâyetlerine baş vursunlar. Orada
derdlerine şifa olacak, susuzluklarını giderecek
malümatı bulacakalardır.
Gençler!
İslâm ve kâinat peygamberinin şahsında canlı bir
vücüt haline gelmiş insanî olgunluğu örnek
edinmek istiyorsanız azminizi pekiştiriniz,
gayretinizi artırınız. İşte bu sizin her konuda
diğer insanlardan ayrı ve üstün olmanızı sağlar;
ibadette, zûhd ve takvada, tevazuda, hikmette,
sebatta, güzel ve yerli yerince konuşmada...
bütün kemal sıfatlar ve güzel ahlâkta...
Gençler!
“Önderimiz Rasûlüllah (s.a.v.)’dir.” Parolasını
gerçekleştirdiğiniz takdirde söz söyleyenler
değil iş yapanlar, iddia edenler değil
uygulayanlar olduğunuzu göstermiş, ispatlamış
olacaksınız.
İşte o zaman halk size güvenecek, davetinize
uyacak, sözlerinizden etkilenecek, kanatlarınız
altında toplanacak ve hedeflerinizi
gerçekleştirmekte size yardımını
esirgemeyecektir. Çok geçmeden İslâm nizamı,
övünülecek yönüyle, güç ve şerfiyle diğer
nizamlardan üstün olduğunu bütün dünya ya
gösterecektir.
İşte o zaman mü’minler, Allah’ın verdiği zafere
sevinecektir. Allah zaferi dilediğine verir. O
Azizdir, merhamet sahibi Rahimdir.
(Bu yazı Prof. Abdullah Ulvan’ın GENÇLERE isimli
kitabından alınmıştır. Allah kendilerinden razı
olsun) |