::DARWINIZM'IN ÇÖKÜŞÜ::




Darwinizm, yani evrim teorisi, yaratılış gerçeğini reddetmek

amacıyla ortaya atılmış, ancak başarılı olamamış bilim dışı

bir safsatadan başka bir şey değildir. Canlılığın, cansız maddelerden

tesadüfen oluştuğunu iddia eden bu teori, evrende ve

canlılarda çok açık bir "tasarım" bulunduğunun bilim tarafından

ispat edilmesiyle çürümüştür. Böylece Allah'ın tüm evreni ve

canlıları yaratmış olduğu gerçeği, bilim tarafından da kanıtlanmıştır.

Bugün evrim teorisini ayakta tutmak için dünya çapında

yürütülen propaganda, sadece bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına,

taraflı yorumlanmasına, bilim görüntüsü altında söylenen

yalanlara ve yapılan sahtekarlıklara dayalıdır.

Ancak bu propaganda gerçeği gizleyememektedir. Evrim

teorisinin bilim tarihindeki en büyük yanılgı olduğu, son 20-30

yıldır bilim dünyasında giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir.

Özellikle 1980'lerden sonra yapılan araştırmalar,

Darwinist iddiaların tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuş

ve bu gerçek pek çok bilim adamı tarafından dile getirilmiştir.

Özellikle ABD'de, biyoloji, biyokimya, paleontoloji gibi farklı

alanlardan gelen çok sayıda bilim adamı, Darwinizm'in geçersizliğini

görmekte, canlıların kökenini artık "bilinçli tasarım"

(intelligent design) kavramıyla açıklamaktadırlar. Söz konusu

"bilinçli tasarım", tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğunun bilimsel

bir delilidir.

Evrim teorisinin çöküşünü ve yaratılışın delillerini diğer pek

çok çalışmamızda bütün bilimsel detaylarıyla ele aldık ve almaya

devam ediyoruz. Ancak konuyu, taşıdığı büyük önem nedeniyle,

burada da özetlemekte yarar vardır.

Darwin'i Yıkan Zorluklar

Evrim teorisi, tarihi eski Yunan'a kadar uzanan bir öğreti

olmasına karşın, kapsamlı olarak 19. yüzyılda ortaya atıldı. Teoriyi

bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme,

Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı

kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerini

Allah'ın ayrı ayrı yarattığı gerçeğine karşı çıkıyordu. Darwin'e

göre, tüm türler ortak bir atadan geliyorlardı ve zaman

içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı.

Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu;

kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık yürütme"

idi. Hatta Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı

uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok önemli soru

karşısında açık veriyordu.

Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından

aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini

umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak gelişen

bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel

144 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır.

Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta

incelenebilir:

1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını

asla açıklayamamaktadır.

2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları"nın, gerçekte

evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir

bilimsel bulgu yoktur.

3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine

bir tablo ortaya koymaktadır.

Bu bölümde, bu üç temel başlığı ana hatları ile inceleyeceğiz.

Aşılamayan İlk Basamak:

Hayatın Kökeni

Evrim teorisi, tüm canlı türlerinin, bundan yaklaşık 3.8 milyar

yıl önce ilkel dünyada ortaya çıkan tek bir canlı hücreden

geldiklerini iddia etmektedir. Tek bir hücrenin nasıl olup da

milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu ve eğer gerçekten

bu tür bir evrim gerçekleşmişse neden bunun izlerinin

fosil kayıtlarında bulunamadığı, teorinin açıklayamadığı sorulardandır.

Ancak tüm bunlardan önce, iddia edilen evrim sürecinin

ilk basamağı üzerinde durmak gerekir. Sözü edilen o "ilk

hücre" nasıl ortaya çıkmıştır?

Evrim teorisi, yaratılışı reddettiği, hiçbir doğaüstü müdahaleyi

kabul etmediği için, o "ilk hücre"nin, hiçbir tasarım, plan

ve düzenleme olmadan, doğa kanunları içinde rastlantısal ola-

Harun Yahya 145

rak meydana geldiğini iddia eder. Yani teoriye göre, cansız

madde tesadüfler sonucunda ortaya canlı bir hücre çıkarmış

olmalıdır. Ancak bu, bilinen en temel biyoloji kanunlarına aykırı

bir iddiadır.

"Hayat Hayattan Gelir"

Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan hiç söz etmemişti.

Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı, canlıların

çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ'dan

beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı teoriye göre,

cansız maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık

oluşturabileceklerine inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek

artıklarından, farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir

düşünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı.

Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde

bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.

Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine

bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki,

etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin

getirip bıraktıkları gözle görülmeyen larvalardan çıkıyorlardı.

Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dönemde ise,

bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında

yaygın bir kabul görüyordu.

Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra,

ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu

inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve de-

146 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

neyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti:

"Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin

olarak tarihe gömülmüştür." (Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular

Evolution and The Origin of Life, New York: Marcel Dekker,

1977, s. 2)

Evrim teorisinin savunucuları, Pasteur'ün bulgularına karşı

uzun süre direndiler. Ancak gelişen bilim, canlı hücresinin karmaşık

yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın kendiliğinden oluşabileceği

iddiasının geçersizliği daha da açık hale geldi.

20. Yüzyıldaki Sonuçsuz Çabalar

20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci,

ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Oparin, 1930'lu yıllarda

ortaya attığı birtakım tezlerle, canlı hücresinin tesadüfen

meydana gelebileceğini ispat etmeye çalıştı. Ancak bu çalışmalar

başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda

kalacaktı:

"Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan

en karanlık noktayı oluşturmaktadır." (Alexander I. Oparin, Origin

of Life, (1936) New York, Dover Publications, 1953 (Reprint),

s.196)

Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusunu

çözüme kavuşturacak deneyler yapmaya çalıştılar. Bu deneylerin

en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından

1953 yılında düzenlendi. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu

iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde birleştirerek ve

bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin yapısında kullanılan

birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi.

Harun Yahya 147

O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin

geçerli olmadığı ve deneyde kullanılan atmosferin gerçek

dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda ortaya

çıkacaktı. ("New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and

Life", Bulletin of the American Meteorological Society, c. 63, Kasım

1982, s. 1328-1330)

Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'in kendisi de kullandığı

atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. (Stanley

Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic

Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7)

Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca

yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. San

Diego Scripps Enstitüsü'nden ünlü jeokimyacı Jeffrey Bada, evrimci

Earth dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği

şöyle kabul eder:

Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde

sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı

karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı? (Jeffrey Bada,

Earth, Şubat 1998, s. 40)

Hayatın Kompleks Yapısı

Evrim teorisinin hayatın kökeni konusunda bu denli büyük

bir açmaza girmesinin başlıca nedeni, en basit sanılan canlı yapıların

bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahip olmasıdır.

Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden

daha karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın en gelişmiş

laboratuvarlarında bile cansız maddeler biraraya getirilerek

148 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

canlı bir hücre üretilememektedir.

Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla

rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücrenin en temel

yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal olarak sentezlenme

ihtimali; 500 aminoasitlik ortalama bir protein için, 10

950

'de

1'dir. Ancak matematikte 10

50

'de 1'den küçük olasılıklar pratik

olarak "imkansız" sayılır.Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik

bilgiyi saklayan DNA molekülü ise, inanılmaz bir bilgi

bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye

kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane

oluşturacağı hesaplanmaktadır.

Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız

birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile eşlenebilir.

Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler

doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin

meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları

gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden oluştuğu senaryosunu

çıkmaza sokmaktadır. San Diego California Üniversitesi'nden

ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin

Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik

asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal

olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların

birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir.

Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının

asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.

(Leslie E. Orgel, The Origin of Life on Earth, Scientific American,

c. 271, Ekim 1994, s. 78)

Harun Yahya 149

Kuşkusuz eğer hayatın doğal etkenlerle ortaya çıkması imkansız

ise, bu durumda hayatın doğaüstü bir biçimde "yaratıldığını"

kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı yaratılışı

reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır.

Evrimin Hayali Mekanizmaları

Darwin'in teorisini geçersiz kılan ikinci büyük nokta, teorinin

"evrim mekanizmaları" olarak öne sürdüğü iki kavramın da

gerçekte hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmış

olmasıdır.

Darwin, ortaya attığı evrim iddiasını tamamen "doğal seleksiyon"

mekanizmasına bağlamıştı. Bu mekanizmaya verdiği

önem, kitabının isminden de açıkça anlaşılıyordu: Türlerin Kökeni,

Doğal Seleksiyon Yoluyla...

Doğal seleksiyon, doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam

mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların hayatta

kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar

tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde, daha hızlı koşabilen

geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, hızlı ve

güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, geyikleri

evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin

atlara dönüştürmez.

Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması hiçbir evrimleştirici

güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve

Türlerin Kökeni adlı kitabında "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece

doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" demek zorunda kal-

150 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

mıştı. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the

First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189)

Lamarck'ın Etkisi

Peki bu "faydalı değişiklikler" nasıl oluşabilirdi? Darwin,

kendi döneminin ilkel bilim anlayışı içinde, bu soruyu Lamarck'a

dayanarak cevaplamaya çalışmıştı. Darwin'den önce

yaşamış olan Fransız biyolog Lamarck'a göre, canlılar yaşamları

sırasında geçirdikleri fiziksel değişiklikleri sonraki nesle aktarıyorlar,

nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda yeni

türler ortaya çıkıyordu. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar

ceylanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların yapraklarını yemek

için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı.

Darwin de benzeri örnekler vermiş, örneğin Türlerin Kökeni

adlı kitabında, yiyecek bulmak için suya giren bazı ayıların

zamanla balinalara dönüştüğünü iddia etmişti. (Charles Darwin,

The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University

Press, 1964, s. 184)

Ama Mendel'in keşfettiği ve 20.yüzyılda gelişen genetik bilimiyle

kesinleşen kalıtım kanunları, kazanılmış özelliklerin sonraki

nesillere aktarılması efsanesini kesin olarak yıktı. Böylece

doğal seleksiyon "tek başına" ve dolayısıyla tümüyle etkisiz bir

mekanizma olarak kalmış oluyordu.

Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar

Darwinistler ise bu duruma bir çözüm bulabilmek için

Harun Yahya 151

1930'ların sonlarında, "Modern Sentetik Teori"yi ya da daha

yaygın ismiyle neo-Darwinizm'i ortaya attılar. Neo-Darwinizm,

doğal seleksiyonun yanına "faydalı değişiklik sebebi" olarak

mutasyonları, yani canlıların genlerinde radyasyon gibi dış

etkiler ya da kopyalama hataları sonucunda oluşan bozulmaları

ekledi.

Bugün de hala dünyada evrim adına geçerliliğini koruyan

model neo-Darwinizm'dir. Teori, yeryüzünde bulunan milyonlarca

canlı türünün, bu canlıların, kulak, göz, akciğer, kanat gibi

sayısız kompleks organlarının "mutasyonlara", yani genetik bozukluklara

dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmektedir.

Ama teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel gerçek vardır:

Mutasyonlar canlıları geliştirmezler, aksine her zaman

için canlılara zarar verirler.

Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene

sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rasgele bir etki

ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu

şöyle açıklar:

Mutasyonlar küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak

meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik,

mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini

gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada

meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır

ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rasgele bir

değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar

verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem

bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (B. G. Ranganathan, Ori-

152 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

gins?, Pennsylvania: The Banner Of Truth Trust, 1988.)

Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı, yani genetik bilgiyi geliştiren

mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların

zararlı olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin "evrim

mekanizması" olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları

sadece tahrip eden, sakat bırakan genetik olaylardır. (İnsanlarda

mutasyonun en sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette

tahrip edici bir mekanizma "evrim mekanizması" olamaz. Doğal

seleksiyon ise, Darwin'in de kabul ettiği gibi, "tek başına

hiçbir şey yapamaz." Bu gerçek bizlere doğada hiçbir "evrim

mekanizması" olmadığını göstermektedir. Evrim mekanizması

olmadığına göre de, evrim denen hayali süreç yaşanmış olamaz.

Fosil Kayıtları: Ara Formlardan Eser Yok

Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun yaşanmamış olduğunun

en açık göstergesi ise fosil kayıtlarıdır.

Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir.

Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine

dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye

göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman

dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.

Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız

"ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir.

Örneğin geçmişte, balık özelliklerini taşımalarına rağmen,

bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-

yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen

Harun Yahya 153

özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış

sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş

sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır.

Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu teorik

yaratıklara "ara-geçiş formu" adını verirler.

Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa

bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca

olması gerekir. Ve bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka

fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde

bunu şöyle açıklamıştır:

Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş

çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının

kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.

(Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the

First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 179)

Darwin'in Yıkılan Umutları

Ancak 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında

hummalı fosil araştırmaları yapıldığı halde bu ara geçiş

formlarına rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda

elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine,

canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir

biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir.

Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir

evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimiz-

154 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

de, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı

gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde

oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager, "The Nature

of the Fossil Record", Proceedings of the British Geological Association,

c. 87, 1976, s. 133)

Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı türleri, aralarında hiçbir

geçiş formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden ortaya çıkmaktadırlar.

Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası,

bu canlı türlerinin yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delildir.

Çünkü bir canlı türünün, kendisinden evrimleştiği hiçbir

atası olmadan, bir anda ve kusursuz olarak ortaya çıkmasının

tek açıklaması, o türün yaratılmış olmasıdır. Bu gerçek, ünlü

evrimci Biyolog Douglas Futuyma tarafından da kabul edilir:

Yaratılış ve evrim, yaşayan canlıların kökeni hakkında yapılabilecek

yegane iki açıklamadır. Canlılar dünya üzerinde ya tamamen

mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya

da böyle olmamıştır. Eğer böyle olmadıysa, bir değişim süreci

sayesinde kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek

meydana gelmiş olmalıdırlar. Ama eğer eksiksiz ve

mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde sonsuz güç

sahibi bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. (Douglas J.

Futuyma, Science on Trial, New York: Pantheon Books, 1983,

s. 197)

Fosiller ise, canlıların yeryüzünde eksiksiz ve mükemmel

bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani "türlerin

kökeni", Darwin'in sandığının aksine, evrim değil yaratılıştır.

Harun Yahya 155

İnsanın Evrimi Masalı

Evrim teorisini savunanların en çok gündeme getirdikleri

konu, insanın kökeni konusudur. Bu konudaki Darwinist iddia,

bugün yaşayan modern insanın maymunsu birtakım yaratıklardan

geldiğini varsayar. 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan

bu süreçte, modern insan ile ataları arasında bazı "ara form"ların

yaşadığı iddia edilir. Gerçekte tümüyle hayali olan bu

senaryoda dört temel "kategori" sayılır:

1- Australopithecus

2- Homo habilis

3- Homo erectus

4- Homo sapiens

Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına "güney

maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini verirler.

Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden

başka bir şey değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles

Oxnard gibi İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin

Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş

kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir

maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik taşımadıklarını

göstermiştir. (Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower,

New York: Toplinger Publications, 1970, s. 75-94; Charles E. Oxnard,

"The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds

for Doubt", Nature, c. 258, s. 389)

Evrimciler insan evriminin bir sonraki safhasını da, "homo"

yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo serisindeki

canlılar, Australopithecuslar'dan daha gelişmişlerdir. Evrim-

156 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

ciler, bu farklı canlılara ait fosilleri ardı ardına dizerek hayali bir

evrim şeması oluştururlar. Bu şema hayalidir, çünkü gerçekte

bu farklı sınıfların arasında evrimsel bir ilişki olduğu asla ispatlanamamıştır.

Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en önemli savunucularından

biri olan Ernst Mayr, "Homo sapiens'e uzanan zincir

gerçekte kayıptır" diyerek bunu kabul eder. (J. Rennie, "Darwin's

Current Bulldog: Ernst Mayr", Scientific American, Aralık 1992)

Evrimciler "Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus

> Homo sapiens" sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin,

bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa paleoantropologların

son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve

Homo erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde

yaşadıklarını göstermektedir. (Alan Walker, Science, c. 207,

1980, s. 1103; A. J. Kelso, Physical Antropology, 1. baskı, New York:

J. B. Lipincott Co., 1970, s. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, c. 3,

Cambridge: Cambridge University Press, 1971, s. 272)

Dahası Homo erectus sınıflamasına ait insanların bir bölümü

çok modern zamanlara kadar yaşamışlar, Homo sapiens

neandertalensis ve Homo sapiens sapiens (modern insan) ile

aynı ortamda yan yana bulunmuşlardır. (Time, Kasım 1996)

Bu ise elbette bu sınıfların birbirlerinin ataları oldukları iddiasının

geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi

paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de

bir evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği bu

çıkmazı şöyle açıklar:

Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid

(insanımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne ol-

Harun Yahya 157

du? Açıktır ki, bunların biri diğerinden gelmiş olamaz. Dahası,

biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel bir gelişme trendi

göstermemektedirler. (S. J. Gould, Natural History, c. 85,

1976, s. 30)

Kısacası, medyada ya da ders kitaplarında yer alan hayali

birtakım "yarı maymun, yarı insan" canlıların çizimleriyle, yani

sırf propaganda yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan insanın

evrimi senaryosu, hiçbir bilimsel temeli olmayan bir masaldan

ibarettir.

Bu konuyu uzun yıllar inceleyen, özellikle Australopithecus

fosilleri üzerinde 15 yıl araştırma yapan İngiltere'nin en ünlü ve

saygın bilim adamlarından Lord Solly Zuckerman, bir evrimci

olmasına rağmen, ortada maymunsu canlılardan insana uzanan

gerçek bir soy ağacı olmadığı sonucuna varmıştır.

Zuckerman bir de ilginç bir "bilim skalası" yapmıştır. Bilimsel

olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim dışı olarak kabul

ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze oluşturmuştur. Zuckerman'ın

bu tablosuna göre en "bilimsel" -yani somut verilere

dayanan- bilgi dalları kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlardan

sonra biyoloji bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin

en ucunda, yani en "bilim dışı" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a

göre, telepati, altıncı his gibi "duyum ötesi algılama"

kavramları ve bir de "insanın evrimi" vardır! Zuckerman, yelpazenin

bu ucunu şöyle açıklar:

Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik bilim olarak

varsayılan bu alanlara -yani duyum ötesi algılamaya ve insanın

fosil tarihinin yorumlanmasına- girdiğimizde, evrim teorisine

158 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

inanan bir kimse için herşeyin mümkün olduğunu görürüz. Öyle

ki teorilerine kesinlikle inanan bu kimselerin çelişkili bazı yargıları

aynı anda kabul etmeleri bile mümkündür. (Solly Zuckerman,

Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications,

1970, s. 19)

İşte insanın evrimi masalı da, teorilerine körü körüne inanan

birtakım insanların buldukları bazı fosilleri ön yargılı bir biçimde

yorumlamalarından ibarettir.

Darwin Formülü!

Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz

evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir

de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.

Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedir.

Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar

biraraya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında

aynı atomlar bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana

getirmişlerdir. Şimdi düşünelim; canlılığın yapıtaşı olan karbon,

fosfor, azot, potasyum gibi elementleri biraraya getirdiğimizde

bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse geçirilsin,

tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir "deney"

tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama

yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin

Formülü" adıyla inceleyelim:

Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısında

bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum

Harun Yahya 159

gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda

bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli

gördükleri malzemeleri de bu varillere eklesinler. Karışımların

içine, istedikleri kadar (doğal şartlarda oluşumu mümkün

olmayan) amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile

rastlantısal oluşma ihtimali 10-950 olan) protein doldursunlar.

Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler. Bunları

istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da

dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar.

Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe

milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli varillerin

başında beklesinler. Bir canlının oluşması için hangi şartların

var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest

olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle

bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları,

bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları,

karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları,

domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri,

şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve

bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar.

Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların

tek bir hücresini bile elde edemezler.

Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi

oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi

ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu

bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında

izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak

160 ÖLÜM KIYAMET CEHENNEM

Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.

Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı

bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar üzerinde

biraz bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği

açıkça gösterir.
 

MUSLUMANLAR.COM © 2004
Muslumanlar.Com -
Muslumanlar.Net